Superman (1948) 1.Kısım





Sinema tarihinde süper kahraman filmleri hep parlayan bir yıldız olmuştur. Çünkü küçük  büyük herkesin ilgisini çekebilme olanağı hep mevcuttur. Günümüze kadar fazlasıyla süper kahraman filmleri, dizileri çekildi izlendi. Peki bitti mi her şey bu kadar mıydı? Sinema tarihinin tozlu köşelerinde mi kalacaklardı? Bence kalmamalıydılar. Ama tabiki bu işin benim açımdan görünüşü. Günümüzde filmleri artık izlemiyoruz bile, tüketiyoruz. Zaten bu yüzden yılda bir kez sinemaya giden, nadiren film izleyen bir insan bile filmden çıktıktan sonra anında yorum yapabiliyor olumlu veya olumsuz. Tabii ki izleyicinin görüşü filmin kaderini belirler, gereklidir de fakat bazen film kültürü  gereken eleştirilerde bilip bilmeden atıp tutabiliyor insanlar. Zaten tüketmek de böyledir , bir yemeği yediğinde iyi veya kötü bir yorum yapabilir, kıyafeti üzerine giydiğinde beğenip beğenmeyebilirsin. Ancak film içinde yaşayabilmek,  anlara tanık olmak, film karakteriyle  birlikte üzülmek ve sevinmek için vardır. Tabii ki bunda şirketlerin uyguladıkları politikalar da önemli. Yani tek suçlu izleyici değil aynı zamanda üretici. Eğer tüketmek için üretiyorsan, filmde  belli bir ruh yoksa amaç sadece para kazanmaksa bugün durumun böyle olması pek muhakkak şaşırtıcı değildir. Eski filmlerin daha çok emek, özveri ve tutkuyla yapıldığı düşüncem giderek pekişiyor. Neden mi? Çünkü onlarda bir ruh yakalayabiliyorum, oyuncular arasındaki bağın filmi çek ve bitir olmadığını, işin içinde sadece para olmadığını oyunculukları ve içtenlikleriyle kanıtlıyor gibiler. Belki de sadece ben böyle düşünüyor da olabilirim.




 Lafı fazla uzatmaya gerek yok. Yazının girişinden de anlayacağınız üzere sizi kimi zaman çok eski zamanlara kimi zaman da o kadar uzak olmayan yakın tarihe götürmek gibi bir niyetim var. Bu niyetimi de Superman‘i ciddi bir şekilde kanlı canlı görmemize olanak sağlayan 1948 yılına götürerek başlayacağım. 1938 yılında okur karşısına çıkan Superman, 1941'de kendi çizgi filmine kavuştu, 1948 yılında ise filmine. Film dediğime bakmayın her bölümü yaklaşık 20 dakikadan oluşan, televizyonda gösterilen bir dizi gibi. Topladığınızda ise dört saati aşkın bir film haline geliyor. Eğer Bela Tarr’ın 8 saate yakın Satantango filmini baştan sona ( hem de yirmişer dakikalık haftalık bölümler şeklinde yayınlanmadığını düşünürsek ) izlemişseniz emin olun bu filmi izlemek pek de zor olmayacaktır. Bu film hakkında yazım iki  kısım şeklinde olacak. İlk kısımda filmin sadece üç bölümlük kısmını incelemek gibi bir niyetim var. Çünkü ilk üç bölüm Superman'in baş düşman  ile tanışmadan önceki tanıtımı gibi.




 Başrolde bilenler bilir, Kirk Alyn var. Kirk Alyn aslında isimsiz bir kahraman. Superman olmadan önce oynadığı filmlere baktığınızda genellikle ‘’uncredited‘’ tabirini görüyoruz yani ufak veya isminin geçmesinin gerekli olmadığı düşünülen roller. Günümüzde olduğu gibi o zamanlar da kitlelerce pek tanınan bir isim değil. Zaten bugün Kirk Alyn'i Superman olarak izlememizi sağlayan da bu özelliğidir. Lois Lane rolünde ise Noel Neill, Jimmy Olsen olarak da Tommy Bond karşımıza çıkıyor bu filmde. Şimdilik oyuncular hakkında bu kadar bilgi yeterli sanırım artık incelemeye başlamak en doğrusu olacak.

 Hikaye Kripton‘da başlıyor.Geçmişten günümüze bilindik bir başlangıç. Kripton yavaş yavaş  yok olurken çaresiz bir Jor-el, bir roket ve bir bebek... Bu arada şuna değinmeden geçmek istemiyorum. Man of Steel filminde Kripton tasarımını Star Wars kopyası olarak gören  bazı arkadaşlarımız hala  mevcut. İşte bu yapım bence onlara yanıt olacaktır. Çünkü bu yapımda Kripton medeniyetinin – birkaç saniyelik ufak görüntülerle bile olsa- kristal bir gezegen üzerinde kurulmadığını böyle olması gerekmediğini bize gösteriyor. Tabii ki amacım burada ihtilaf çıkarmak değil  ancak bu söylem beni oldukça rahatsız ediyordu. Aynı zamanda Star Wars hayranı olarak burada George Lucas'ın çalıntı yaptığını söylemek de değil düşüncem ancak yukarıda da söylediğim gibi kolay eleştirip  kolay yaftalıyoruz bence bu özelliğimizden kurtulursak faydasını fazlasıyla görebiliriz.




 Yönetmenin yarattığı atmosfer ile bize Kripton‘un adım adım yok olmaya gittiğini hissettiriyor, bunu da Jor-el‘in evindeki pencereden göstererek başarıyor hem de. Ancak şunu anladım. Kripton konseyi hangi yıla gidersen git hep küstah, kendini beğenmiş. Ancak bu filmdeki konsey üyelerindeki kendini beğenmişlik aşırı derecede, gezegen adım  adım yok olurken  ve buna gözleriyle tanık olurken bile Jor-el ile  dalga geçmeyi alay etmeyi sürdürüyorlar. Sonrası yine değişmiyor Kripton’un yokolmasına yakın Jor-el, bebeğini rokete bindiriyor ve dünyaya yolluyor. Ancak Kripton yok olurken bir medeniyetin çöktüğünü fışkıran lavlar yıkılan kuleler ile görsel bir  şekilde bize hissettirmeyi başaran yönetmen Spencer Bennet’i fazlasıyla takdir ettim.



 Ben şunu anladım.Superman karakterine bir temel hazırlamak gibi bir sorun var. Bu filmden sonraki serilere daha sonra değineceğim ancak bu film için şunu söylemem gerekir; yönetmen fazlasıyla aceleci. 20 dakika içinde Superman karşımıza çıkıveriyor  karakter hakkında gerekli bilgileri verdikten sonra – en temel ve basit bilgiler – Clark Kent, Metropolis yollarına düşüyor ve Superman olarak ilk macerasını yaşıyor. Tabii bunun böyle olmasının nedeni hem seyirciyi fazla bekletmemek hem de filmin dram gibi bir sorumluluk üstlenmemesi. Bize tek vaat edilen aksiyon , bu kadar. Eğer bunu filmin ilk dakikalarında anlamazsanız zaten hayal kırıklığına uğrayacaksınız. Yıl 1948 , beklenti ne kadar düşük olursa o kadar zevkli oluyor izlemek benden söylemesi. İlk bölümden Lois Lane ve Jimmy Olsen‘i görme şansımız oluyor. İnsanın da kanı ısınıyor hemen yani oyuncuları yadırgamıyor gözler. Az  önce de dediğim gibi Kirk Alyn‘i ilk bölümde Superman kostümü ile görüyoruz ( ilk bölümün son dakikalarında), zaten o dakikadan sonra da aksiyon başlıyor.




 İkinci  bölümde artık Superman bir kitle kahramanı  olur ancak kimliği hala gizemli bir kahramandır. Çok beklemeyeceksiniz üçüncü bölümde Superman ismiyle arzı endam edecektir gazete manşetlerinde. Man of Steel ve Man of Tomorrow lakapları kullanıldığını gördüğümde açıkçası bir efsaneyi izlediğim fikri açıkça aklıma yerleşti, o günden bugüne gelen bir efsane. Zaman ilerledikçe filmin ezeli düşmanını da görüyoruz; Spider Lady… Ancak  düşman hakkındaki fikir ve görüşlerimi bu yazıda belirtmeyeceğim sonraki yazıya kalacak maalesef. O yıllardaki Superman portresini  de görmemize yardımcı olacak bazı şeyler de bu bölümde gerçekleşiyor. Superman bir dünya kahramanı değil, ulusal bir kahraman.Bunu da daha üçüncü bölümden Washington'da Secretary of National Security ile işbirliği yapmasından anlamak mümkün. Ulusal bir kahraman olduğu dillendirilmese de filmin alttan alta verdiği mesaj bu. Üçüncü bölümün son dakikalarında ise Superman için en kötü düşmandan daha kötü olan şey karşımıza çıkıyor; Kriptondan gelen meteorlar. Şunu unutmayın bu filmde hiçbir şey boşuna değil. Meteor varsa kullanan da olacaktır elbet.


 Peki bu filmin üç bölümünden ne anladım? Eğer ben dram istiyorum, içi dolu bir köken hikayesi istiyorum, yıl olmuş 2014 güzel efekt istiyorum, senaryo çok kaliteli, Oscarlık olsun istiyorum  diyorsan bu filmi unutup, tüketmeye kaldığınız yerden  devam edebilirsiniz. Ama 1948 yılının koşullarına adapte edebilirseniz kendinizi, çok keyifli  çok da hoş bir film olup çıkıveriyor. En azından ilk üç bölüm bende bu etkileri bıraktı. Ne dersiniz baştan sona izlemeli mi bu filmi? Bunu ancak ikinci yazımdan sonra anlayabilirsiniz. Hoşçakalın…

 




Yorum Gönder

[disqus] [facebook]

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget