Superman I ( 1978 )



1940’lı ve 1950’li yılların ardından 1970’li yılların sonuna gidiyoruz. Ancak bu yıllar Superman’in hakettiği konuma ulaştığı ve hatta sinemada efsaneleşeceği yıllar olarak hafızalara  kazındı. Efsanevi Superman Christopher Reeve’i dört film boyunca Superman olarak izleyeceğimiz 70’li ve 80’li yılların ardından bugün bile ününü ve başarısını koruyan bu filmler o yılların çocukları ( bugünün büyük insanları ) tarafından hiç unutulmayacak ve hatta her yeni seçilen oyuncu Christopher Reeve ile karşılaştırılacaktı onlar tarafından. Çünkü onların deyimiyle Christopher Reeve ‘’bir insanın uçabileceğine inandırmış‘’ bir oyuncu olarak  hep Superman olarak kalacaktı. İşte bu yüzden bu ve bundan sonraki üç film hakkındaki incelemelerin yeni jenerasyon için tanıtım, eski jenerasyon için ise anıları tazeleme yazıları olacağını düşünüyorum. O zaman beklemeye gerek yok, zaman tünelimizin yeni durağında inmeye hazırız. Richard Donner’in yönetmenliği ve Mario Puzo’nun senaristliği* ile karşımıza çıkan filmimizin başrollerinde Marlon Brando, Gene Hackman ve Christopher Reeve var.

 

 Evet, bu film ile beraber Superman’e üçüncü kez yeni bir başlangıç yapıyoruz. Önceki yapımlarda olduğu gibi, karşımızda tekrar Kripton’u buluyoruz lakin ne konsey münakaşaları karşımızdaki ne de olağan bir başlangıç. Filmimiz General Zod, Ursa ve Non adlı üç suçlu ile karşılaşıyoruz. Konseye bu üç kişinin suçlarını okuyan kişi ise Jor-el, böylelikle filmimizin ilk  büyük karakteriyle karşılaşmış oluyoruz. Tabii suçluların ‘’Hayalet Bölge‘’ye gönderilmesi için tüm konseyin ortak bir şekilde bu üç kişiyi suçlu ilan etmesi lazım ve Jor-el dışında tüm konseyin ‘’Suçlu !‘’ kararının ardından son oy hakkı Jor-el’e geldiğinde  General Zod, ‘’Karar oy birliğiyle alınmalı Jor-el.O yüzden iş bir tek senin oyuna kaldı.İstersen bizi mahkum edebilirsin ve ben bunun için yalnız seni sorumlu tutarım.‘’ diyecektir ve bu replik bilindiği üzere bir sonraki filmin anahtarı olacaktır.

 
 Sonrası malum, konseyin Kripton’un yok olmayacağına dair sonsuz inançları, Jor-el’in bir rokete yerleştirerek Dünya’ya yollaması… Fakat Jor-el’in, Küçük Kal-el’i Dünya’ya yollamadan önce onunla canlı olarak son konuşması beni her zaman etkilemiştir ve etkileyecektir;  ‘’Uzaklara gidiyorsun benim minik Kal-el’ im.Ama seni hiç yalnız bırakmayacağız. Ölümle yüz yüze geldiğimiz zaman bile hayatlarımızın zenginliği sana miras kalacak. Bütün sahip olduklarım,  bütün öğrendiklerim, bütün hissettiklerim, tüm bunlar ve daha fazlası sana miras kalacak. Beni içinde taşıyacaksın yaşadığın her gün. Benim gücüm sana geçecek. Benim hayatımı kendi gözlerinle göreceksin. Senin hayatın da benim gözlerimden okunacak. Oğul babası olacak, baba da oğlu… Bu sana verebileceğim tek şey Kal- el.‘’
 
 
 



Spencer Bennett ve Thomas Carr’ın ardından izlediğim yok olan Kripton tasvirini bu kez de Richard Donner’in tasviri Marlon Brando’nun muhteşem oyunculuğu ile izlediğimde tek söylediğim şey ‘’Muhteşem!‘’ oldu. Hele ki Marlon Brando’ nun gözlerinde oğluna veda eden ‘’baba’’yı görebilmemiz, eşine az rastlanır bir oyunculuk eseridir bana göre, herkes bu acıyı hissettiremez kamera karşısında ya da oğlunu kurtaracak olan bir babanın haklı gururunu. Küçük Kal-el rokete konulup, Dünya’ya doğru uzun yolculuğuna başladığında, Jor-el’in öngördüğü üzere Kripton yok olurken yaratılan atmosfer, insanların çığlık çığlığa kaçışması, o panik ve dehşet anları da Richard Donner tarafından  gayet ustalıkla ve etkileyici bir biçimde kurgulanmış hatta etkileyicilik en üst noktasına ulaşmıştır.

 

 Uzun bir yolculuğun ardından mısır tarlasına düşen bir uzay gemisi, oradan tesadüfen geçerken Kal-el’i bulan ve Jonathan Kent-Martha Kent çifti derken beraberinde lise çağındaki  Clark’ı görmemiz sonrasında, belki de en dokunaklı sahne Jonathan Kent’in ölümünün ardından kendini arama yolculuğuna çıkacak olan Clark’ın o uçsuz bucaksız tarlada annesi Martha Kent’e sarılmasıdır.

 

 Superman’i yaklaşık elli dakika sonra görebilsek de, sadece saniyelerle sınırlı bir ilk uçuş anından ibaret. Bu arada dikkatinizi çekecek mi bilmiyorum, Superman ilk uçuşunu George Reeves tarzında yapıyor; iki kol da öne doğru uzanarak Y biçimini alacak şekilde, avuçlar aşağıya bakar vaziyette bir uçuş tarzı. Bunu da sadece bu sahnede görüyoruz, belki de Richard Donner böyle bir atıfta bulunmak istemiştir, belki bir tesadüftür ama bana kalırsa bu bir gönderme.


 
 
 

Tabii bundan sonra yavaş yavaş hikayenin ana karakterlerini - ve yan karakterlerini – görmeye başlıyoruz. Lois Lane, Jimmy Olsen, Perry White, dahi kötü adamımız Lex Luthor ve yardımcıları Otis ile Bayan Teschmacher. İşte işin zevli kısmı da burada başlıyor, gazeteci Clark Kent’i de burada görüyoruz, artık biyolojik babası Jor-el’den öğrenebileceği birçok şeyi öğrenmiş, olgunlaşmış bir Clark Kent – veya Kal-el ne dersek- ama biraz farklı. Tamam kendisi gözlük takacak, takım elbise giyecek kısacası kimliğini gizleyecek, bunu biliyoruz. Ancak karşımıza geçmişten farklı biçimde yeniden kurgulanmış haliyle çıkıyor. Clark Kent, beyefendi, güler yüzlü, iyi bir insan olmasının yanında fazlasıyla saf ve sakar daha doğrusu bu şekilde davranıyor yanındaki insanın şüphesini çekmemek için.Öncesinde izlediğimiz zeki ve beyefendi Clark’ın yerini alan bu yeni tasvir eminim ki sadece Christopher Reeve’e yakışan bir durum, yani bu rolü kendisinden başka hiç kimse yapamayacaktır hiçbir zaman. Tabii bu yeni Clark Kent yorumunun aslında insanoğluna bir eleştiri niteliğinde olduğunu söyleyenler de var, insanoğlunun acizliğini vurgulamak için bu yolun seçilmiş olduğunu belirtenler, bunu da unutmamak lazım.

 

 Filmde her şey sırayla ve güzel bir kurguyla ilerliyor, ilk önce Lois Lane’i helikopter kazasından kurtararak Kal-el kahramanlığa ilk adımını atıyor ve Richard Donner sayesinde de sırayla diğer adımları takip ediyoruz, ağaçtan kedi kurtarmaya kadar. Ancak kahramanımız hanedanının sembolü ‘’S‘’ harfini göğsünde taşıyor olsa bile ta ki Lois Lane ile röportajını gerçekleştirene kadar isimsiz bir şekilde – Pelerinli Harika başlıkları geçiyor gazetelerde kendisi için – insanları kurtarıp, suçu önlüyor. Anlayacağınız o romantik röportaja kadar Superman adını hiç duymuyoruz, bu bir sorun mu? Bence değil.

 

 Neo-liberal politikalarla beraber daha değerli olmaya başlayan arsalar, yönetmen Richard Donner ve senarist Mario Puzo’nun dikkatini çekmiş olacak ki, dönüşen kapitalizmin yarattığı bu arazi çılgınlığı Lex Luthor’un da kötü planını oluşturmuş. Açıkçası bu bir dönüşen kapitalizmin eleştirisi midir bilmiyorum ama sanki bu durumu fazla göze sokmadan kötü  adam üzerinden göstermeye çalışmışlar gibi..

 
 
 



Aslında bahsettiğimiz bu film en başından sonuna kadar, çekildiği yılın çok ötesinde bir film olduğunu hissettiriyor, aksiyon – ve biraz da komedi – dram unsurunu da içine katıp bunları müthiş bir şekilde harmanlıyor. Zaten salt aksiyon olarak Superman bir noktadan sonra kendisini tekrarlamaya ve sıkıcılaşmaya mahkum. Bu yüzden Superman: The Movie, 1978 yılından günümüze tekrar tekrar izlenen muazzam  bir film  olmayı başarıyor diyebiliriz. Bunda oyuncuların da payı çok büyük aslında, özellikle Christopher Reeve’in. Çünkü Christopher Reeve bu filmden sonra insanların gözünde kendisi olmaktan çıkmış, adeta gerçek bir Superman olmuştur ki bunu da fazlasıyla hak ediyor. İlk filmin üzerinden seneler geçmiş olmasına rağmen kendisi hala Superman dendiğinde ilk akla gelen isim olması, hatta bazı insanlar tarafından ‘’Superman olmak için doğmuş!‘’ sözlerini bile duyuyor olmamız boşuna değil. Aç gözlü, güç takıntılı, para aşığı ve katil ruhlu Lex Luthor’u oynayan ve bunu bize muhteşem bir şekilde yansıtan Gene Hackman da benim için açıkçası en uygun oyuncu tercihidir. Christopher Reeve ne kadar başarılıysa Gene Hackman da en az o kadar başarılıdır, adı pek anılmasa da aslında o da gerçek bir Lex Luthor’dur.


 
 
 
 



 İzlerken fark ettiniz mi bilmiyorum, o meşhur röportaj sahnesinde Superman, ‘’ doğruluk, adalet ve Amerikan yolu ‘’ nda mücadele ettiğini söylüyordu. Eski diziyi izleyenler fark etmiştir, sonuçta altı sezon boyunca bu repliği duydular hep Adventures of Superman dizisinde, bu görünür şekilde geçmişe bir  göndermedir. Diğer bir husus ise çok tartışılır çizgi roman okurları tarafından; Superman’in zamanı geriye alması. Başta ‘’Siz zaman yolculuğuna inanır mısınız, sizce bu mümkün mü?‘’ diye sormalıyım. Cevap ‘’ Hayır ‘’ ise zaten boşa tartışmış olursunuz. Ancak sorunun cevabı ‘' Evet ‘’ olup da Dünya’ nın tersine dönmesi hususuna takıldıysanız, daha önce herhangi bir yerde görmediğim ya da fark etmediğim farklı bir teorim var. Konuyu çok dağıtmadan hemen anlatayım, şimdi Superman aslında Dünya’nın tersine dönmesini sağlayarak zamanı geri sarmıyor. Dünya, Superman için tersine dönüyor o kadar. Dünya’nın etrafında dairesel bir biçimde dönme sebebi ise o hız ile düz bir doğru şeklinde uçtuğu takdirde kendisini başka bir evrende ve düşündüğünden başka bir zamanda bulabilecek olması tehlikesi nedeniyle olabilir, yani Superman işini garantiye alıyor diyebiliriz. Bu ufak bir teori tabii ki, çürütülebilir ama ben böyle olduğuna en azından yönetmenin bu şekilde düşündüğüne inanıyorum.

 

 Önceki incelemelerimde artık Jimmy Olsen karakterini de dikkatle inceleyeceğim demiştim. Bu dediğimi unutmadım fakat filmde çok da önemli bir konumda değil, hatta filmin sonlarına doğru Superman’in Jimmy’i kurtarma sahnesi olmasa pas geçilmiş bir karakter bile denilebilir. Durum  böyle olunca filmdeki komediyi üstlenen karakter, önceki yapımın aksine Jimmy Olsen değil de Otis olmuş, avanak ve sakar bir karakter olan Otis de kendini sevdirmiyor değil. Perry  White rolünde izlediğimiz Jackie Cooper ise bize John Hamilton’u hiç aratmıyor, ki zaten tıpkı eski yapımdaki Perry White gibi o yüzden hiç mi hiç yabancılık çekmedim. Görsel efektlere geldiğimiz zaman ise, yine kendi yılının ötesinde bugün bile izlendiğinde göze çok batmayan efektlere sahip, hem de CGI animasyon teknolojisinin bugün bize sunduğu tamamen animasyon efektlerin yanında gerçekçiliği ile parlıyor bile diyebilirim.

 

 Son olarak şunu söylemek gerekir ki, bugün Man of Steel ne kadar ciddi bir yapım ise bu Superman filmi de o kadar ciddi bir yapım. Yani bazı kesimin düşündüğünün aksine ciddiyet yoksunu bir film kesinlikle değil, bir ağırlığı var filmin. Ayrıca bu filmin diğer bir güzelliği, ilk filmde gördüğümüz muhteşem kadroyu ikinci filmde de görecek olmamız. ’’Peki ya Jor-el ?‘’ dediğinizi duyar gibiyim.bunun cevabını bir sonraki incelemede alabilirsiniz. Şimdilik sizi bu muhteşem film ile baş başa bırakıyor ve iyi seyirler diliyorum, hoşçakalın.

 

 

* Richard Donner’ i meşhur dört filmlik Cehennem Silahı serisinden tanıyoruz.Mario Puzo’ yu ise yine bir o kadar meşhur üç filmlik Baba filminden hatırlıyoruz ki kendisi aynı isimli romanın yazarıdır da.

 

 
 

 


 
 

Yorum Gönder

[disqus] [facebook]

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget