Superman II (1980 ) & Superman II : Richard Donner' s Cut ( 2006 )


Başarılı bir ilk filmin ardından, Superman karakteri 1980 yılında tekrar beyazperdede boy gösterdi.Ancak bu filmin karşımıza  çıkışı o kadar da kolay olmadı. İlk filmin yönetmeni Richard Donner, ikinci filmde de oynayacak olan Marlon Brando gibi isimler Warner Bros. ile anlaşmazlığa düşünce, çekimlerinin belli bir kısmı tamamlanmış olan film durduruldu, Richard Donner yerine filmin yönetmen koltuğuna Richard Lester geçti. Bazı sahneler yeniden kurgulandı ve Richard Donner’in çektiği Jor-el olan tüm sahneler filmden çıkartıldı. İşin güzel tarafıysa Richard Donner’in çektiği sahneler hala şirketin elindeydi hatta Superman Returns filminde Jor-el’in konuştuğu sahneler kullanılmıştı da. Bunu duyan izleyicilerin ısrarı sayesinde Superman II: Richard Donner’s Cut adlı yeni bir Superman filmimiz de olmuş oldu. İşte bugünkü incelememizde hem Richard Lester’in hem de Richard Donner’in filmlerini yani iki farklı Superman II filmini inceleyeceğiz. Tabii bizim inceleyeceğimiz ilk film 1980 yılında vizyona giren Richard Lester’in çektiği – daha doğrusu tamamladığı – film olacak.

 

A ) Superman II

 
 

 

Muhteşem bir ilk filmin ardından ikinci filmin üzerindeki yük daha fazla, sadece bu film için değil her film için böyledir zaten. Ancak Superman’in bu olaylı filmi, atlattığı badirelerin ardından acaba bu yükü taşıyabilmiş miydi? İşte şimdi bunu göreceğiz. Filmimizin ana karakterleri ise zaten başından beri belli denebilir. Superman, Lois Lane ve Lex Luthor’un yanında son yıllarda gündeme tekrar gelen General Zod ve yardımcıları Ursa ile Non. Bu filmin en güzel yanı ise ilk filmini geride bırakmış olan ana karakterimizi daha fazla görme şansına sahibiz. Artık incelenmeyi bekleyen filmimiz bekletmeye gerek yok, incelemeye başlayabiliriz.

 

 Filmimizin başlangıcı ilk film ile aynı aslında. Zod ve yardımcılarının Hayalet Bölge’ye hapsedilmesi ancak bir farkla. Marlon Brando’ nun oynadığı Jor-el sahneleri filme dahil edilmeden. Bu giriş sahnesiyle anlıyoruz ki bir firma bazen filmini kendi elleriyle mahvedebiliyor, bu kadar mı korkmuşlar Marlon Brando sahnesini koymaya! Bu girişin ardından John Williams’ın o meşhur müziği ile jeneriğimizi izliyoruz ve jenerikte ilk filmden bazı sahneleri de görebiliyoruz. Metropolis için sıradan bir günün sabahında, Clark Kent, editör Perry White’dan Paris’ te bir terörist bir grup olduğunu, kendilerinin bir hidrojen bombalarına sahip olduğunu ve hatta Lois Lane’in de orada olduğunu duyunca ister istemez Clark’a gözlüğü ve takım elbiseyi çıkarıp Superman olmak ve Paris yollarına düşmek kalıyor. Lois de haber peşinde bu sırada ve sırf haber uğruna da polisleri atlatıp teröristlerin bulunduğu Eiffel Kulesi’ne gidiyor, tabii doğal olarak bu başa açılan bir bela demek. Fakat Superman son dakikalarda yetişip – ki her filmin klişesidir – hidrojen bombasını uzayda uzak bir noktaya götürerek orada patlamasını sağlıyor, bu patlamanın ardından da Hayalet Bölge’de bulunan üç  suçlumuz da patlamanın şiddeti sayesinde kurtuluyorlar.

 

 General Zod, Ursa ve Non, Ay’a doğru yol alırken, eski düşmanımız Lex Luthor ve yardımcısı Otis’i de tekrar görüyoruz. Hapishaneden kaçma planları yapan Lex, aynı zamanda hapishanedeyken Superman hakkında araştırmalar yapmış olup, nerede yaşıyor olabileceğine dair fikre de sahip.Belirtmem gerekir ki kaçış planı muhteşemdi, projeksiyon aletine benzeyen bir aygıt sayesinde ( başka bir örnek bulamadım ) sanki hala hücrelerindeymiş gibi olmalarını sağlayarak o arada kaçma imkanına sahip oluyorlar. Böylece yeni filmimizde de teknolojik alanda Lex Luthor dehası ile karşılaşmış oluyoruz. Ama Lex Luthor’un kaçarken arkasında Otis’i bırakması beni gerçekten üzdü, ilk filmdeyken filme gerçekten renk kattığını düşündüğüm bir karakterdi, belki oyuncu fazlalığından dolayı karakterin kendisine yer açma şansları olmadı belki başka sebepler vardı, bilemiyorum fakat bir daha henrhangi bir uyarlamada göremeyeceğimiz Otis karakterini özleyeceğim.

 

 

 Daha Dünya’ ya gelmeden Ay’da terör estirmeye başlayan Kriptonlu suçlularımız ise yavaş yavaş Dünya halkına hükmetmek için yaklaşırken bu esnada Lois Lane ve Clark Kent ikilisi de Niagara Şelaleleri’nde bir balayı dolandırıcılığı haberinin peşinde koşuyorlar. Ama burada her şey Clark’ın umduğu gibi olmayacak, Lois Lane tüm düğümü çözerek ve sonunda Clark Kent’in Superman olduğunu anlayıp, bunu Clark’a itiraf ettirebilmek için kendini Niagara Şelaleleri’nin soğuk sularına bırakacaktır. Ama Clark yine de itiraf etmeyecek, bunu daha sonradan – mecburen – kendi isteğiyle yapacaktır. Burada bir noktadan bahsetmek istiyorum, kendi hayatını yok yere tehlikeye atan , haber peşinde saçma hareketler yapan bir Lois Lane değil de ilk filmde izlediğimiz daha makul, daha zeki bir Lois Lane izlemeyi tercih ederdim. Ama bu film sayesinde o başarılı Lois Lane kurgusunu da kaybetmiş olduk, eski yıllardaki o başına bela açmaktan hiç çekinmeyen Lois Lane geri geldi, bunu hiç istemezdim.

 

 Lex Luthor kuzeyde Superman’in evinde vakit geçirirken, Kriptonlu suçlularımız da Dünya’ya gelip yeni güçlerini keşfederken kısacası suçlular harıl harıl çalışırken Superman ile Lois de romantik dakikalar yaşıyorlar. Yalnızlık Kalesi’nden ihtiyacı olan bilgileri alan Lex Luthor Dünya’nın yeni ziyaretçileriyle tanışmaya giderken, General Zod, Ursa ve Non da A.B.D.’nin küçük bir kasabasında çoktan hakimiyetini kurmuştur bile. Burada tekrardan belirtmem gereken bir husus var; yahu bir parmak hareketi ile insanları havaya kaldıran General Zod var bu filmde! Yapacak başka bir şey bulamadınız mı? Benim gözlerimden ışın çıkacak, bir kurşundan daha hızlı olup, tek atlaşışta büyük binaların üzerinden atlayabileceğim hatta bu da yetmeyecek uçacağım, ellerimle çeliği bükebileceğim – ve saymadığım özelliklerim olacak – ama olur mu öyle, ben parmağımı uzattığımda insanlar istemsizce uçmazsa hep bir şey eksik kalır. Çok zekisin Richard Lester. Ben çizgi romanda böyle bir güce rastlamadım, rastlasam bile o kadar ilgi çekici güç varken kalkıp bunu filme dahil etmezdim, şirketin yerinde olsam yeni DVD’lerde bu kadar muhteşem sahnelerin geçtiği filmde eni topu beş dakikalık bu sahneyi keser atardım, yoksa olmuyor bu sahneyi gördükçe filmin büyüsünden çıkıyor insan. Çok geçmeden de General Zod, Beyaz Sarayı işgal ediyor, A.B.D. başkanına ‘’ diz çöktürüyor ‘’ tabii bu sahne olur da şov olmaz mı? A.B.D. başkanı ‘’tüm‘’ insanların iyiliği için diz çöktüğünü söylüyor. Bu sahnedeki mesaj alınmıştır, bir sonraki sahneye geçelim lütfen !

 

 General Zod ve takımı öncesinde Lex Luthor hakkında bahsetmek daha doğru olur. Önceki filmde – üzerindeki insanlarla beraber – yok edip, sular altında bırakacağı topraklar sayesinde kendisinin satın aldığı toprakların değerini arttırmayı hatta fiyatını deyim yerindeyse ‘’uçurmayı‘’ hedefleyen Lex, bu filmde Avustralya kıtasına hakim olmak istiyor. Zannedersem ilk filmde bahsettiğim politik eleştiriden vazgeçmişler, Lex Luthor’un daha güç meraklısı olmasına – ki kendisi çizgi romanlarda da gücü sever – karar vermişler. Hoş General Zod’un hakim olacağı bir gezegende neyin gücü bu, tartışılır ama bunu yine de fazla irdelemiyorum.

 

 

Siz General Zod’u daha çok o meşhur repliği ‘’Kneel  Before Zod!‘’ ile hatırlıyorsunuz. Kendisi diz çöktürmeye o kadar meraklı ki hayatında belki başka bir şeyi bu kadar çok istese gerçekleşirdi eminim. Sanırım Avengers’in ilk filminde izlediğimiz üzere, Loki’de de aynı istek mevcut, General Zod’un performansı onu çok etkilemiş olmalı. Şaka bir yana General Zod, Terence Stamp’ın oyunculuğuyla birleştiğinde gerçekten etkileyici bir performans ortaya çıkıyor, seyircinin bu kadar etkilenmiş olmasını doğal karşılıyorum. Filmde izlediğimiz General Zod, karizmatik bir liderden çok karizmatik bir suçlu aslında. Çünkü karizmatik lider kavramını kullanabilmek için yanında iki kişiden daha fazlasının olması gerekir, o yüzden karizmatik suçlu demek daha doğru olur diye düşünüyorum. Yanındakiler demişken Ursa ve Non’dan da bahsedelim. Filmde Otis’in komedideki yerini Non ile doldurmaya çalışmışlar, ilk filmden bildiğimiz üzere Non’un konuşma yeteneği zaten yok, bunun dışında emirlere itaat etmek dışında düşünce belirtisi de pek yok. Ursa da General Zod’un karizmatikliğinden etkilendiğini düşündüğüm, konuşabilmesine rağmen Non’dan pek farklı olmayacak şekilde emirlere itaat etmek dışında başka bir özelliğini göremediğimiz bir karakter. Anlayacağınız her ne kadar üç suçlu olsalar da General Zod tek adam olarak karşımıza çıkıyor. Diğer bir belirteceğim husus da, kahramanlar daha çok ‘’Klasik Dönem‘’ özellikleri taşıyorlar. Kötüler, nedensiz yere kötü ve iyilerse nedensiz yere iyi. Mesela filmin dört kötü karakterinin hiç mi hiç iyi yönünün olmaması, salt kötü olmaları bunun ispatı niteliğinde.

 

 Aslında buradaki incelemeye son versem daha iyi olacak. Çünkü birazdan okuyacağınız inceleme için de hemen hemen aynı filmin incelemesi demek mümkün, tabii gözle görülür farkları var ancak yine de tüm konuyu tüketmeden hızlıca bir sonraki konumuza geçelim.

 

B ) Superman II : Richard Donner’ s Cut

 
 

 
2006 yılında karşımıza çıkan bu versiyon, aslında hem sevindirdi hem de üzdü beni. Üzülmemek elde değil ki, ‘’gerçek‘’ Superman II aslında karşımızdaki ve üçüncü filmine çok şey bırakabileceği, seriyi muhteşem yapabileceği aşikar. Sevinmem ise en azından bu filmi görebilmiş olmamdan kaynaklı. Bu versiyonun özelliği, 1980 yılında vizyonda gösterilen filmden kurgu bakımından farklı olması, birçok farklı sahnenin de eklenmesi. Ama en güzeli Marlon Brando’yu tekrar Jor-el rolünde izlememiz olsa gerek.

 

 Her şey ilk filmin sonunda başlıyor aslında. Zamana müdahale etmesi yasak olan Superman, bu kuralı çiğneyerek zamana müdahale ediyor ve Lois Lane’in ölmesine yol açacak füzeyi uzaya yolluyordu bildiğiniz gibi. İşte bu daha büyük bir olayın fitilini ateşliyor, Hayalet Bölge’de kısılıp kalmış üç suçlumuz uzayda başı boş savrulurken Superman'in uzaya bıraktığı füzenin patlaması sayesinde kurtuluyorlar. Böylelikle ilk filmde zaman yasalarına müdahalenin yasak olması konusu havada kalmış olmuyor. İlk film sayesinde ikinci filmin konusunu bize veren Donner – Puzo ikilisi, ikinci filmin kurgusunu da ilk filme bağlayarak – Batman’ in Nolan üçlemesi tadında -  mükemmel  bir filmle karşımıza çıkıyor. Hayalet Bölge’den kurtuluşun ardından General Zod’un ‘’ Özgürlük ! ‘’ diyerek haykırmasıyla da John Williams’ın efsane müziği ile jeneriğe gidiyoruz.



 Hidrojen bombası, teröristler ve Pulitzer Ödülü peşinde kendini ölüme atan bir Lois Lane yok bu filmde. Superman ile Clark Kent arasındaki benzerliği çözmüş, daha zeki bir Lois Lane profili var karşımızda. Kesinlikle Superman olduğuna inandığı Clark Kent’in bunu itiraf etmesi için de kendisini camdan atıyor, işte bu noktada duralım. Bu sahnede Superman, daha doğrusu Clark, Lois Lane’i nasıl kurtarmış olabilir? Uçarak mı, ardından zıplayarak mı, yoksa General Zod gibi parmağını uzatıp onu havada tutarak mı? Tabii ki son dediğim saçmalık değil, Clark Kent süper hızda koşarak onu kurtarıyor, – detayları için izlemenizi tavsiye ediyorum – Lester’ in filminden sonra bu filmi izlemek bence müthiş!

 

 Lex Luthor, ilk filmde olduğu gibi kaçmasının hemen ardından soluğu yine Yalnızlık Kalesi’nde alıyor. Fakat anlıyoruz ki filmin bu sahneleri de değiştirilmiş. Sahnelerin senaryosu yine aynı ama bu filmde ne Kal-el’in annesi Lara’yı ne de başka bir kriptonluyu görüyoruz. Gördüğümüz isim Jor-el. Hatta o tanımadığımız Kriptonlunun James Royce’den okuduğu ‘’ Ağaçlar ‘’ adlı şiiri de aslında Jor-el’in Dünya kültürünü anlattığı kristalde kendisinin okuduğunu görüyoruz. Tabii Zod ve diğerleri hakkında bilgiyi de gelişmiş versiyonuyla Jor-el’den dinliyoruz. Filmin 1980’de sinemada  gösterilen versiyonunda Susannah York’u Lara rolünde tekrar izlemek güzel olsa da ben Jor-el'i görmeyi tercih ediyorum, böylesi daha güzel.

 
 

Richard Donner’s Cut, filmin Niagara Şelaleleri’ ndeki kısmını çok uzun tutmadan, Clark ve Lois çiftimizi Yalnızlık Kalesi’nde görmemizi sağlıyor, Superman’in Dünyalı sıradan bir insana dönüşmeden önce, bu konuyu – annesi Lara’nın aksine - babası ile konuştuğunda orada Jor-el’in Lois Lane’e bakışları oldukça ürkütücüydü diyebilirim. Fark edildiği üzere filmde Superman ve suçlularımız dışında muhatap olduğumuz tek Kriptonlu Jor-el ve o ilk filmde oğlunu Dünya’ya göndermeden önce nasıl etkileyici bir konuşma yaptıysa, Kal-el’in güçlerini almak için tekrar Yalnızlık Kalesi’ne geldiğinde de son konuşmasını aynı etkileyicilikle yapıyor; ‘’ Şimdi beni iyi dinle oğlum çünkü bir daha asla konuşamayacağız. Şu anda beni duyuyorsan, son çareni de tüketmişsin demektir. Bu kristal kaynak sayesinde konuşabiliyoruz. Döngü artık tamamlandı. Korkunç bir hata yaptın Kal-el, bunu kendi özgür iradenle yaptın, seni vazgeçirmek için söylediğim her şeye rağmen… Şimdi son bir kendini aklama şansı için bana geldin, böyle olacağını biliyordum oğlum. Sen daha çok küçükken ben öldüm, sen yaşayabil diye ve şimdi içimdeki son enerji de tükenecek bile olsa Kripton kehaneti sonunda yerini buluyor. Oğul baba oluyor, baba da oğul… Sonsuza dek hoşça kal Kal-el, beni unutma oğlum ‘’.*

 

 Filmimizin sonlarında gerçekleşen büyük savaş sahneleriyle de oynandığını görüyoruz. Bu versiyondaki savaş sahneleri daha ilgi çekici, tamam belki birkaç sahne var ilk versiyona konulmayan ama o eksik sahnelerle bir bütün olduğunda aslında son savaş sahneleri daha ilgi çekiciymiş. Gel gelelim ki her iki versiyonda da romantik sahnelerin daha uzun tutulması tercih edilmiş, bu yüzden sadece son dakikalarda istenilen aksiyona şahit olabiliyoruz. Baştan uyarmalıyım ki her iki versiyonu izlerken çok fazla aksiyon beklentisi içinde olmamanız sizin yararınıza. Richard Lester’in beceriksizliği ve Warner Bros.’un para hırsı bir filmi berbat etmeye yetmiş. Warner Bros.’un bir kaybı yok, sonuçta aynı filmi iki kere satmış oldular ancak asıl kayıp izleyicinin. Bu versiyon kurgu bakımından Richard Lester imzalı filmden kat kat daha üstün, hem ilk filmi havada bırakmıyor, hem de bana kalırsa Superman bu filmin sonunda ikinci kez zamana müdahale ettiğinden dolayı üçüncü filme de açık  bir kapı bırakıyor. Şimdi aklımda bir soru işareti var, acaba üçüncü filmi de Richard Donner çekseydi filmin konusu ne olacaktı, zamana müdahale nerede bir boşluk oluşturup üçüncü filmde hangi konuyu izleme şansı bulacaktık?

 

 Ya filmin sonuna ne demeli? Richard Lester önceden çekilmiş bir filmi nasıl böyle berbat edebilmiş anlayamıyorum. Kopyalayabildiği sahneleri biraz oynamayla kopyalayıp tamamen kendi ürünü daha doğrusu kendi hayal ürünü olan sahneleri de ekleyince ortaya çıkardığı film dürüst konuşayım Richar Donner’s Cut versiyonunu izledikten sonra bir ‘’ ucube ‘’ gibi gelmeye başladı. Hafıza silen öpücükler, Yalnızlık Kalesi’ndeki bir  kaybolup bir yeniden gözükmeler, naylon Superman sembolünün Non’u bir ağ biçiminde sarması, güç fışkıran parmaklar gibi unsurları nereden bulmuşlar bilmiyorum. Superman üzerinde bu kadar oynanıp tek filmlik güç eklenip çıkartılacak bir karakter değil zannımca. Sinema evreninde Superman’in her gücünü gösterme şansına sahipken, süper hızı koymayıp bunun yerine kendi uydurduğunuz güçleri filme koyarsanız kendi hayal gücünüzle gelirseniz olmaz. Hikaye ile oynayabilirsiniz, yeni bir orijin oluşturabilirsiniz ama zaten çizgi romanda kendine ait yeterli gücü bulunan karaktere kendi hayal gücünüzden güç eklemek saçma, gereksiz ve eğer Richard Lester gibi bir hayal gücüne sahipseniz gördüğünüz gibi elinize yüzünüze bulaştırırsınız.

 
 

 Merak içerisindeyim, acaba Tim Burton, Richard Donner’s Cut versiyonunu bir bütün olarak olmasa da en azından çekilmiş kayıtlar halinde izlemiş midir? Bunu sormamın bir nedeni var elbet. Metropolis semalarında Superman düşmanlarımız ile savaşırken, Ursa’nın birden ‘’Bir kadına mı vuracaksın ?‘’ demesiyle duraksayan Superman desem aklınıza ne gelir ? Tabii ki Batman Returns filmindeki Batman ile Catwoman’ın dövüştüğü sahne! İşte bu yüzden merak içerisindeyim.

 

 Şimdi de artık bu seri dahilinde herhangi  bir Superman filminde kanlı canlı göremeyeceğimiz oyuncularımıza neler olmuş bakalım. İlk sırada Jor-el rolünde Marlon Brando var. Superman I ve Superman II : Richard Donner’s Cut filminde izlediğimiz Marlon Brando daha sonralarda herhangi bir Superman filmi veya dizisinde hiç görünmedi, onu son görüşümüz ise Michael Jackson’un You Rock My World klibi oldu. 1 Temmuz 2004 yılında aramızdan ayrılan Marlon Brando, Baba üçlemesinin ilk filmi ve Kıyamet ( Apocalypse Now ) gibi muhteşem filmlerin aktörü olarak belki de Hollywood’un asla unutmayacağı simalardan birisi olacak. Ancak kendisi 2006 yılında yayınlanan Richard Donner’s Cut versiyonundan önce de Superman Returns filminde arşiv kayıtları sayesinde görünecektir.Huzurla uyu Marlon Brando.

 

 Otis rolünde gayet severek izlediğim Ned Beatty ise Superman filmlerinin ardından bir çok filmde oynamasına rağmen hiçbir Superman filminde tekrar görme şansına sahip olamadık. 1990 yılının Kaptan Amerika filminde Sam Kolawetz rolünde oynayan Ned Beatty, Oyuncak Hikayesinin son filminde Lotso karakterini seslendirdi. Eve Teschmacher rolünde izlediğimiz Valerie Perrine de birçok filmde oynamasına rağmen  hiçbir Superman uyarlamasında rol almadı.

 

 Ursa rolünde izlediğimiz Sarah Doughlas, Superman II filminin ardından Conan The Barbarian’ın devam filmi olan Conan The Destroyer’de Kraliçe Taramis, Swamp Thing filminin devam filmi olan Return of Swamp Thing filminde Dr. Lana Zurrell rolleriyle karşımıza çıktı. Ayrıca 90’lı yıllarda yayınlanan Iron Man, Superman ve Batman Beyond animasyonlarında ve ayrıca incelemelerini okumakta olduğunuz Green Lantern The Animated Series animasyonunda sesiyle karakterlere hayat verdi. Non rolünde izlediğimiz Jack O’Halloran ise Superman II filminin ardından Knight Rider ( bildiğimiz adıyla Kara Şimşek ) dizisinin bir bölümünde ve The Flintstones’un ( yine bildiğiniz adıyla Taş Devri ) film versiyonunda ufak bir rolle karşımıza çıktı. Tabii bunlar bilindik yapımlar olduğu için bahsettim yoksa birçok filmde kendisini görmek mümkün. İlk ve ikinci filmde Superman’ in annesi olarak izlediğimiz Susannah York, bundan sonraki herhangi bir Superman filminde görünmedi ancak Superman IV filminde küçük bir sahnede, Lara karakterine sesiyle tekrar hayat verdi. Susannah York, 15 Ocak 2011 tarihinde hayata gözlerini yumdu.

 

 Şimdi sıra beklediğiniz isim Terence Stamp’e geldi. Kendisi Superman II filminden sonra enerjisi bitmeden tükenmeden birçok filmde oynadı. Mesela Star Wars: Phantom Menace filminde Şansölye Valorum rolünde karşımıza çıktı, Elektra’nın solo filminde ve Wanted filminde de kendisini tekrar gördük, hatta Static Shock’un animasyonunda bir bölümde sesiyle bir karaktere hayat verdi. Ama gel gelelim ki kendisini Smallville dizisinde Jor-el olarak ‘’duyduk‘’. 2003 yılından final bölümüne kadar Jor-el karakterine hayat veren Terence Stamp, hayranlar için tatminkar bir seçim oldu, göremesek de kendisinin Jor-el oluşu bile yetti.

 

Bir incelemenin daha sonuna gelmiş olduk, umarım siz de bu filmleri izlerken en az benim kadar keyif alırsınız, hepinize iyi seyirler diliyorum, hoşçakalın.

 

 * Jor-el’ in bu repliğini beni kırmayıp çeviren Hielo’ ya buradan tekrar teşekkür ederim.

 
 
 

Yorum Gönder

[disqus] [facebook]

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget