Captain America: The First Avenger (2011) İncelemesi



Kimilerince ‘’kıyamet’’ olarak adlandırılan, II. Dünya Savaşı’nın yaşandığı yıllar… Avrupa yerle bir olmuş, savaş başka kıtalara çoktan taşınmış. Günümüzde hala tartışılan bir olaydan, Pearl Harbor Saldırısı’ndan sonda A.B.D. de savaşa katılmış. Dünya yıllar sonra yine iki kutup halinde. Belki daha önce de bahsi geçmiştir, bu savaşın sebebi, aslında bir önceki savaşın sonucudur. Bu yeni savaşta, I. Dünya Savaşı’nı kaybetmiş olan ve istediğini alamamış olan iki devlet ile önceki savaşın kazananları karşı karşıyadır. Naziler, bir önceki savaşta çökme noktasına gelmiş bir ülkeyi Dünya’ya tekrar kafa tutacak noktaya getirmişken elbette ki arkasındaki halk desteği de büyüktü. Mihver Devletler ütopyaları için kitleleri harekete geçirirken, Müttefik Devletler ilke ve değerler etrafında insanları topladı. Gamalı haçın ulaştığı her toprak Üçüncü Reich için bir kazanım, bir ‘’yaşam alanı genişletmesiyken’’ diğer yanda bir A.B.D. askeri ‘’özgürlük’’ için öldüğünü düşünüyordu. Fakat bu herhangi bir tarafı masum kabul etmek için yeterli sebepler miydi? Almanlar, İtalyanlar ırkçılığa evrilirken, geriye kalanlar radikalleşmedi diyebilir miyiz? Ya da faşizm ve ırkçılık bu savaşta Mihver Devletler’in yenilmesiyle bitti ve Avrupa toplumları ‘’çok korktukları’’ totaliter yönetim tehdidinden kurtulup tamamen özgür mü oldular. Hayır, Fransa’da General de Gaulle yönetimi ve İspanya’da 1975’e dek süren Francisco Franco yönetimi bize bunun böyle olmadığını apaçık gösterir. Yani II. Dünya Savaşı sonrasında ırkçı milliyetçiliğin darbe almış olması beklenirken, aslında sadece tohumların atılmış olduğunu bugün ne yazık ki fark ediyoruz. Tabii zaman değiştikçe, görüşler de değişti ve farklı içerikler ve argümanlarla insanların karşısına çıkmaya başladılar, bugün etnik ırkçı söylemlere kolay rastlayamasanız da sadece kullanılan terimlerin ve söylemlerin değişti açıkça ortadadır.

The Avengers filmi öncesindeki, kahramana özel çekilen son film olan Captain America: The First Avenger filmine gelelim. Filmi sinemasal anlamda inceleyip yorumlarken, milliyetçilik bağlamında da değerlendireceğiz. Çünkü ilk film de ikinci film de siyasi ve felsefi göndermelere sahip. Bu yüzden değinmeden geçmek incelemeyi eksik kılacaktır.

Filmimiz Kaptan Amerika’nın Kuzey buzullarında bulunmasıyla başlıyor. Ve hemen ardından zamanda geriye giderek, 1942 yılına, Alman işgali altındaki Norveç’e gidiyoruz. Johann Schmidt’in efsanelerden kalma Tesseract’i bulmak için geldiği Norveç’te elbette istediğini alıyor. Eh, işin içinde Odin’in değerli hazinesi olur da gönderme olmaz mı? Yggdrasil ve Hayat Ağacı göndermeleri yapılıyor. Fakat giriş sahnelerini bizim için önemli kılan başka bir yönü var, ana karakterlerimizi bize tanıtmak. Dediğim gibi, Kaptan Amerika’nın bulunuş sahnesiyle açılışımızı yapıyoruz ama gördüğümüz kendisi değil, meşhur kalkanı oluyor. Kaptan Amerika’nın çizgi romanlarına ufaktan da olsa göz atmış herkes bilir ki, titri almanın en önemli tarafı kalkanı da almaktır, o kalkan Amerika’nın bir simgesi olagelmiştir. Kötü karakterimiz için yapılan açılış sahnesinde de, karakter gerçekleştirdiği yıkımla tanımlanıyor. Sonuçta bu kişi karakter, bununla tanımlanması doğal görünecektir. Yine de bununla ilgili yorumları sonlara doğru söylemekte fayda var.



İlerleyen dakikalarda, Steve sinemadayken, asıl filmden önce izletilen propaganda filminde şu cümleleri duyarız; ‘’Küçük Timmy bile üstüne düşeni, hurda toplayarak yapıyor.’’ İşte bu cümle bile en basitinden, propaganda filmlerinin o dönemdeki işlevini bize gösteriyor. Tam da bu film oynatılırken, izleyiciler tepki gösteriyor ve asıl filmin başlamasını istiyorlar. Yani ülkelerinin savaşta olması pek de umurlarında değil. Oysa aynı salonda Steve, küçük Timmy’nin bile ülkesine bir şekilde hizmet ederken kendisinin birçok defa savaşa katılmayı denese de,kabul edilmeyişi ve asker olamayışının da üzüntüsüyle bu kişileri saygılı olmaları konusunda uyarıyor. Peki biz bu sahneleri neden izliyoruz? Çünkü Steve’in kişisel olarak diğerlerinden farklı olduğu, vatanseverliği ve hatta milliyetçiliği en coşkun haliyle yaşadığını görmemiz isteniyor. Fakat bu coşkunluk yanlış anlaşılmasın diye, Dr. Abraham Erskine’nin ağzından şu soruyu duyuyoruz;’’Nazi öldürmek istiyor musunuz?’’ ve ardından Steve şunu söylüyor; ‘’Kimseyi öldürmek istemiyorum. Zorbalardan hoşlanmam. Nereli oldukları önemli değil.’’ İşte bu noktada Nietzsche’nin bir sözü aklımıza gelmeli; ‘’İçlerinde ceza verme eğilimi olanlara güvenmeyin!’’

Steve Rogers için ilk başta çizilen fiziksel portre malum. Vücut olarak çelimsiz, elinden ağır iş gelemeyen ve sonradan göreceğimiz gibi askeri talimleri de yerine getiremeyen birisi. Fakat fiziksel yoksunluklarını örten bir maneviyata sahip ve bu ön planda. Güçsüz olmasına rağmen cesur, pes etmeyen, ahlaklı, azimli ve zeki birisi. Ve zaten  Dr. Abraham Erskine’nin deneyi sonrasında fiziksel yoksunlukları da kalmadığından, Steve Rogers her yönden ‘’olunması gereken’’ kişi oluyor. Film boyunca da izleyicinin gözüne sokuluyor bu durum.

Deney öncesinde Dr. Erksine ve Rogers arasındaki son muhabbette, Dr. Erksine güçlünün güce olan saygısını yitirebileceğini ama zayıfın gücün değerini bileceğini ve merhametli bir insan olacağını söylüyor. Bu biraz da Nietzsche felsefesine, onun bahsettiği ‘’Güç İstenci’’ kavramına bir karşı çıkıştır. Nietzsche ne demektedir bu konuda? ‘’Canlının bulunduğu her yerde ‘Güç İstenci’ buldum. Ve hizmetçinin istencinde de efendi olmaz arzusunu buldum. Daha zayıfın daha güçlüye hizmet etmesi için zayıfın istenci kendinden daha zayıfa üstünlük kurmaya kalkışır.’’

 

Mesela bir destan yazmak istiyorsanız, her zaman iyi tarafın kötü tarafa göre daha az imkana sahip  olduğunu belirtmelisinizdir. Filmimizde de Howard Stark’ın A.B.D. teknolojisinin Hydra’nınkilerin yanından geçemeyeceğini söylediğini duyuyoruz. Nedense II. Dünya Savaşı konulu birçok filmde de bunu görüyoruz, ‘’nelere rağmen’’ savaşı kazandıklarından sürekli sürekli bahsedilirken, fantastik bir film olmasından ötürü hikayeye kolayca yedirebileceğiniz ‘’Tanrısal güce karşı savaşma’’ da hemen hikayeye iliştirilmiş. Burada söylemezsek de olmaz, siyasette ‘’mağduriyet’’ hala iş görmektedir. Konu konuyu açıyor gibi olacak ama filmin bir de ‘’politikacı’’ tespiti vardır. Deney sonrasında idealist kahramanımız bir asker olacağını düşünürken işler böyle yürümeyince, Senatör Brandt tarafından ülke çapında yürütülecek gösterilerin yıldızı olması teklif ediliyor. Bu gösteriler sonucunda da; ‘’Tahvil satacaksın. Tahvillerle kurşun alınır. Kurşunlar Nazi öldürür.’’  Peki daha filmin başlarında kimseyi öldürmek istemediğini söyleyen kahramanımız, nasıl oldu da bu görevi kabul etti. Cevap Senatör Brandt’ın sözlerinde gizli; ‘’Kusura bakmayın Albay ama bir şeyi es geçiyoruz. Seni savaşırken gördüm, daha önemlisi ülke gördü. Bundan beri askere alma kuyrukları çok uzadı. Böyle bir asker, bir simge, laboratuvarda saklanmaz. Evlat, savaşın en önemli alanında ülkene hizmet etmek ister misin?’’ İdealist bir adamın kolayca manipüle edilmesini görüyoruz böylelikle. Bugün de çarklar aynı işler, politikacıların bugün de idealist insanlara yaptıkları budur.

Kahramanımızın gerçekle yüzleşmesiyse çok uzun sürmez. Şehir şehir gezip gerçekleştirdiği gösterilerde kalabalığı coşturmaktadır, fakat İtalya’ya gittiğinde ve savaşın gerçek yüzünü gördüğünde hayal kırıklığına uğrar. Ona her ne kadar önemli bir şey yaptığı söylenmiş olsa da, bu cephedeki askerlerin pek de umurlarında değildir. Çünkü onlar cephede gerçek mermilerin hedefi olurken, Kaptan Amerika onlar için bir simgeden çok bir şov adamıdır. Zaten aynı sahnelerde Steve’in tek başına oturmuş çizim yaptığını görürken, çizdiği şeyin Kaptan Amerika kostümlü bir sirk maymunu olduğunu görürüz. O noktaya kadarki gerçek de zaten budur. Fakat her kahraman hikayesinde olduğu gibi, mutlaka tetikleyici bir olay olur ve kahramanımız ilk yolculuğuna başlar. En iyi arkadaşı Bucky Barnes’ın Hydra tarafından öldürülmüş olduğu düşüncesiyle, Rogers esir kampına doğru yola çıkar. Ve bir saat sonunda Kaptan Amerika ve Red Skull’un karşılaştığını görürüz.

 Bu nokta ile filmin sonu arasında geçen olaylar boyunca Uluyan Komandolar’ı, Bucky Barnes’ın ölümünü ve adım adım Hydra üslerinin yok edilmesini görürüz. Fakat bu noktaya kadar yapılmış olan göndermelerden de bahsedelim. İlk olarak Steve ve Bucky’nin fuara gittiğinde cam bir fanusun içinde duran, çok bahsedilmese de bizim gördüğümüz esas Human Torch. Çizgi romanlardan biliyoruz ki kendisinin Fantastik Dörtlü’dekiyle hiçbir alakası yok ve hatta o takımdan da önce çıkmış bir karakter. Ama bu göndermeyi değerli kılan husus, Chris Evans’ın bir zamanlar Fantastik Dörtlü’deki Human Torch’u oynamış olması. Bir diğer gönderme, Dr. Arnim Zola’nın karşımıza çıktığı ilk sahnede gerçekleşiyor. Zola’nın yüzünü ilk olarak daire bir çerçeve içinde görüyoruz, ki bu da çizgi romandaki robot bedende sadece Zola’nın yüzünü görüyor olmamıza bir atıf. Sonrasında, bir gösteri yıldızı haline gelen Kaptan Amerika’nın çizgi romanlarının çıkması ve gördüğümüz çizgi romanın kapağı. Filmde gördüğümüz kapak, Captain America #1 sayısının gerçek kapağı. Ayrıca filmdeki Tesseract, bir zamanlar Kaptan Amerika çizgi romanlarında Kozmik Küp olarak geçiyor.
 
Müttefik Devletler’in safında SSCB’nin de olduğu herkesin malumu. Fakat film dahilinde Peggy Carter’ın İngiliz olduğuna atıf yapılması, Uluyan Komandolar’da da zaten İngiliz ve Fransız kişilerin olmasıyla Müttefik Devletler kadrosunun büyüklerini görüyoruz. Fakat siyasi bir tercih olacak ki, SSCB filmde de pek umursanmıyor. Ayrıca filmde Nazi-Hydra ilişkisi üzerine gördüğümüz şey, Johann Schmidt’in Nazi bir bilim adamı geçmişi olması ve ufak bahislerin geçmesi ile Nazi komutanları öldürdüğü sahne dışında yok gibi. Fakat çizgi romanlarda Red Skull’un Hitler ile yakın ilişki içinde olduğunu biliyoruz. Kendisi de Nasyonal Sosyalizm kavramının da vücut bulmuş hali gibidir. Fakat filmde kendisinin ağzından şunu duyarız; ‘’Oysa göğsünde bir bayrak var ve uluslar için savaştığını sanıyorsun. Geleceği gördüm ben Kaptan! Bayrak falan yok!’’ ve buna karşılık Kaptan Amerika da ‘’Benim geleceğim değil!’’ der. Şimdi Red Skull için devletsiz bir toplum hayali kurduğunu düşünmek biraz saçma olacaktır, peki bu söz ona neden söyletildi? Dürüst konuşmak gerekirse, millet fikrinin kurmaca olduğu ve gelecekte milletlerin öneminin kalmayacağı fikri Marksist yazarlarca savunulur. Biz en son Soğuk Savaş’ın bittiğini mi söylüyorduk sanki?
 



Bitirmeden önce, Red Skull’un Dünya’yı yönetmek istediğini biliyoruz. Ancak sonuç için izlediği yöntemin sadece yıkımlarla, kaba kuvvetle Dünya’yı fethederek mi gerçekleşeceğini bilmiyoruz. Peki Red Skull’un bu isteği sadece üstün insan olmasıyla mı alakalı, bu yüzden mi hükmetmek için layık görüyor kendini? Nasyonal Sosyalizm temasından sıyrılmış bir Red Skull izlemek işte bu duyguları hissettiriyor daha çok. Ama göze ilk izleyişte çarpmayan başka günahları da var. Mesela Kaptan Amerika kurtardığı esirlerle beraber, Hydra silahlarını da getirdiğinde Howard Stark, bu silahları incelemeye alıyordu. Silahların içinden çıkan minik mavi küreyi parçalamak istediğindeyse laboratuvarda bir patlama meydana geliyordu. Size de atomun parçalanışını -tabii bu kadar basit bir olay olmasa da- çağrıştırmıyor mu? İşin can sıkan tarafıysa, bu sahneler filmin ‘’espri olsun’’ diye konulan sahnelerinden biriydi. Yine filmin sonundaysa Kaptan Amerika, Red Skull’u yendikten sonra birden zamanda ufak bir atlama yaparak II. Dünya Savaşı’nın bitimindeki kutlamalara götürüyor bizi, arada yaşanan olay da malum; Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombasının atılışı. Savaşı bitiren esas olayların bir Hollywood filmine konmayacağı aşikar, fakat her fantastik-bilimkurgu filmde yapılan bu yeniden tarih yazımının, en banal örneğini izliyoruz.

Filmi sadece The Avengers filminden önceki son ve esas film olarak izliyoruz. Yani bu filmi izlemedikten sonra, The Avengers filmi başlı başına bir anlam ifade etmiyor demek yanlış olur ama çok eksik olacağı da aşikar. Fakat filmi kapatırken aklımızdaki soru işaretleri silinmiyor. Son olarak, filmin görsellik olarak muhteşem olduğu açık. Film için kullanılan tasarımlar, renkler oldukça başarılı. Devasa savaş tankları, Red Skull’un tek kişilik uçağı ve kullandığı araba gibi fantastik tasarımları da eklemezsek olmaz, açıkçası filmi ilgi çekici yapan küçük öğelerdi. Yine de bu yüzden beğenmeyenler olmuş, filmi daha fantastik bir havaya sokmasından şikayet edilmiş olsa da benim açımdan gayet güzel şeylerdi bir çizgi roman uyarlaması için. Fakat çoğu izleyici gibi, benim de kabul edemediğim  şey Kaptan Amerika’nın neredeyse uçtuğu sahnelerdi. Yüksek çitlerden tek adımla zıplamak, patlamalarda alevlerin üzerinden zıplamak gibi absürd sahneleri barındırıyordu film. Bu nedenle filmin en büyük eksilerindendi. Yine de, film başından sonuna anlatmak istediği hikayeyi anlatmış, görsel olarak da tatmin etmiş bir film olarak 6.5 puanı hak ediyor diyebiliriz. Bir sonraki incelemede görüşmek  üzere, hoşçakalın.

Yorum Gönder

[disqus] [facebook]

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget