Captain America: The Winter Soldier (2014) İncelemesi



Her ülkenin bayrağı bir düşünceyi temsil eder, bir anlamı vardır. Her renk aslında bir semboldür. Peki bayraklardaki mavi renk neleri anlatır? Bayrağında mavi renk olan devletlerde hangi anlama geldiğine şöyle ufaktan bir bakalım. A.B.D. bayrağında bulunan mavi rengin ‘’azim’’ olduğu söylenir, Rusya’daysa ‘’bağlılık, sadakat, vefa, namus, dürüstlük, kusursuzluk, ahlaki temizlik’’ gibi anlamlara gelirken Fransa’da ise Fransız Devrimi’nin ‘’hürriyet’’ sloganını temsil ettiği ve hatta ‘’adalet, bireycilik, liberalizm’’ anlamlarına geldiği söylenir. Peki bu düşünce nereden aklına geldi derseniz, bu filmdeki hekesin gördüğü bir detay gözüme takıldı diyebilirim. Normalde beyaz-mavi-kırmızı renkler taşıyan kıyafetler giyen Kaptan Amerika, bu filmde neredeyse tümüyle mavi bir kıyafet giyiyordu. Peki filmde kullanılan bu kostümün, herhangi bir özel anlamı var mıydı? Bunu elbette izlerken görecektik.
 

Avengers: Age of Ultron öncesinde, tıpkı Faz Bir’de olduğu gibi Faz İki’de de son karakter filmi, Kaptan Amerika’nın oluyor. İlk filmin ardından, fantastik filmlerden adını duyduğumuz Joe Johnston yönetmenlik koltuğundan ayrılırken, yerini ikinci filmimizde Russo Kardeşler alıyor. Russo Kardeşler en azından bu filmi yönetmesi için seçildikleri dönemde pek de tanınan isimler değildiler. Ancak bugün durumun daha farklı olduğunu söylememiz mümkün. Yine Kaptan Amerika’nın ikinci filminin geleceğini ve filmde Kış Askeri’nin de olacağını öğrendiğimizde de açıkçası uyarlanacağı hikayenin malum olması nedeniyle sevindik. Kafamızı kurcalayan şey ise yönetmenlerin ne kadar başarılı olacağıydı.
Filmimizin açılışında Sam Wilson ve Steve Rogers’ın tanışmasına tanıklık ediyoruz. İlk filmin bıraktığı noktadan başlamış gibiyiz biraz da, Kaptan Amerika’nın New York’un ortasında şaşkın şaşkın bakakaldığı  noktadan alıyoruz sanki filmi. Yani kendisi hala bir alışma sürecinde, hala zamana yabancı. Bu yüzden bir de listesi var, izlemek, dinlemek ve araştırmak için oluşturduğu bu listede Star Wars ve Rocky gibi filmleri görürüz, I Love Lucy gibi klasik bir diziyi görürüz ama bir de ‘’Berlin Wall(Up+Down)’’ yazdığını görürüz. Peki Kaptan’ın buzları çözüldükten sonra neredeyse ilk öğreneceği şeylerden biri olması gereken bu bigiyi, o defterde görüyor olmamız aslında film hakkında ilk ipucunu da verir. İlerleyen dakikalarda, Shield için çalıştığını öğrendiğimiz Kaptan Amerika’nın Kara Dul ile birlikte Batroc tarafından rehin alınmış Shield görevlilerini kurtarmasını izleriz. Fakat bu sahneleri ve sonrasını önemli  kılan bir şey varsa, ilk filmdekinin aksine verilen emri sorgulayan bir Kaptan Amerika görmemiz. Fakat bu filmin genel atmosferiyle, yola çıktığı düşünceyle alakalı. Yani değişen bir tek Kaptan Amerika değil, genel olarak filmde karakterler arası ilişkide bir sıkıntı mevcut.
 
Karakterler arasındaki sıkıntıya geçmeden önce Kaptan Amerika’nın Nick Fury ile görüştüğü sahnede, yine komutası altında olduğu kişiye görevi hakkında ve yeterince bilgilendirilmemesi hakkında çıkışmasını izleriz. Nick Fury, en son birine güvendiğinde tek gözünü kaybettiğini söyler ve asansörde de büyükbabasının hikayesiyle de bunu temellendirir; ‘’Büyükbabam insanları severdi. Ama onlara çok güvenmedi.’’ Ve burada Fury, İçgörü Projesi’nden bahseder ve hatta gösterir. Kaptan’ın ikinci görüş ayrılığını da burada görürüz; ‘’Genellikle ceza suç işlendikten sonra kesilir sanıyordum… Buna özgürlük değil korku denir.’’

 
İşte bu noktada yazının filmle ilgili kısmını kesmek istiyorum. Geri dönene kadar da, filmle bağlantı kurmamızın gerektiği noktaları az da olsa açıklayacağım. İlk konumuz elbette liberalizm. Feodal yönetimlerin yerini merkezi yönetime bıraktığı yılların en iyi açıklamasını belki de Fransız kralı XIV. Louis, ‘’L’etat c’est moi’’ yani ‘’Devlet benim’’ diyerek yapmıştır diyebiliriz. Feodal yönetim yapısından merkezi yönetim yapısına geçişte, şiddet tekeli çoklu halinden sıyrılıp tek bir merkeze geçmiştir, ki aslında merkezileşmenin en önemli yanı da zaten budur. İktidarın tek elde toplanıp, bunun da sürekli pekiştirilmeye çalışılması ve bunun getirdiği etkilerle beraber, elbette bir noktadan sonra kendi tepkisini de doğurmuştur. Zaten John Locke için mutlak iktidar, hakimiyeti altındaki bireylerin kişilik haklarını ihlal ettiğinden dolayı kabul edilemez bir durumdur. İşte bu noktada da John Stuart Mill’e dönüp baktığımızda iktidarın kullanacağı baskının ancak dünyevi hakları garanti altına aldığı sürece meşru olduğu fikrini görürüz ve aynı düşüncenin devamında, bunu yerine getirmeyecek bir siyasal iktidarın bireyi değersiz göreceğini ve bu nedenle de özgürlüklerin kısıtlanacağı sonucuna varıldığını görürüz. Ki bu düşüncelerin haklılık payı da tecrübelerle sabittir.


Düşüncelerden sıyrılıp filme geri döndüğümüzde, Nick Fury’nin suikaste uğramış olduğunu ve Kaptan Amerika’nın evine sığındığını görürüz. Yine Fury burada Kaptan’a kimseye güvenmemesini söyler örneğin. Ve bizim Fury’nin öldüğünü düşündüğümüz sahnenin ardından Kaptan Amerika ve Alexander Pierce’nin konuşmasına tanıklık ederiz ve A. Pierce şöyle der; ‘’Daha iyi bir Dünya yaratmanın, eskisini yıkmak anlamına geldiğini biliyorduk.’’ Öncesinde de Fury’nin yine Steve’e söylediği bir söz burada aklımıza gelir; ‘’Shield, Dünya’yı olduğu gibi kabul eder, olmasını istediğimiz gibi değil.’’ Ama bu iki düşünceye de Steve’in katılmadığını görür, hissederiz. Bu sadece düşünceyi değil, bir bakıma Modernizmin katı halini de bir reddediştir dememiz mümkündür. Ayrıca iki düşüncedeki Marksist dokundurmaları da es geçmemek gerekir.
 
Alexander Pierce ile olan görüşmesinin ardından saldırıya uğrayan Kaptan Amerika’nın, Kara Dul ile karşılaşmasında ufak bir güven krizi olsa da, bunu aştıktan sonra film boyunca elde dolaşan USB içindeki belgelerin kaynağını buluyorlar ve New Jersey’e doğru yola koyuluyorlar. Burada da gizli Shield üssünü keşfederek, Arnim Zola’nın bilinciyle karşı karşıya geliyorlar. Steve’in ilk başta konuşulanları reddedip, Hydra’nın Red Skull ile birlikte öldüğünü söylese de A. Zola, onun olmadığı yıllardaki faaliyetlerini şöyle anlatıyor; ‘’Hydra, insanlığın özgürlüklerinin kendi ellerine bırakılamayacağı düşüncesiyle doğdu. Farkına varmadığımız şey ise, bu özgürlüğü ellerinden almaya kalkarsak direnecekleri gerçeğiydi. Savaş bize bir şey öğretti. İnsanlık özgürlüğünü kendi elleriyle teslim etmeliydi.’’ İşte tartışma ayaklarımızdan birisi de burası, rızayla özgürlüklerin elden alınması. Aklımıza gelen şey ise ‘’toplumsal sözleşme’’ olacaktır en nihayetinde. Burada yapılan şey, Thomas Hobbes’un farklı bir okumasının yapılmasıdır. Hobbes, toplumların oluşumunu anlatırken ‘’doğa halinden’’ bahseder ve kişiler doğa halinde herhangi bir kural, kanun ya da otoritenin düzenleyici gücü olmadan, radikal bir eşitlik ve özgürlük içinde yaşarlar. Toplum ise doğa halinin basit bir tabirle güvencesizliğinden korunmak için kendi özgürlüklerinden vazgeçerek yaptıkları bir toplumsal sözleşmenin ürünüdür. Arnim Zola’nın da bahsettiğinin bu olduğunu konuşmasının devamından anlarız;’’Yetmiş yıldır Hydra, kriz ortamlarını destekliyor, savaş ortamı hazırlıyor. Ve tarih işbirliği yapmadığında, yeniden yazıldı. Hydra kaos dolu öyle bir Dünya yarattı ki, insanlık sonunda özgürlüğünü güvenliği için feda etmeye hazır.’’ Peki özgürlüklerinden vazgeçmenin sonucu ne olacaktır? Doğa halinin güvensizliğinden kurtulacak bireylerin keyfi şekilde baskıcı olacak bir iktidarın boyunduruğu altına girilmemesi mümkün müdür? Hobbes için düzenin devamlılığı esastır, düzenin devamı için de insanların fedakarlıkları sürdürmeleri gerekecektir ve bu durum, devletin izin verdiği kadar bireylerin hakkından söz edilebileceği bir toplum oluşturacaktır. Hydra’nın da ulaşmak istediği hedef budur.
Sonrasında kimseye güvenemeyeceklerini anlayan Kaptan Amerika ve Kara Dul, Sam Wilson’un evine sığınıyorlar. Fark ettiyseniz filmin şu ana kadarki kısmında hep bir güven sorunu var. Shield içindeki adamların Hydra’dan olduğunun ortaya çıkması, Fury’e suikast düzenlenirken tehdidin nereden geleceğini bilememe durumu, Steve-Nick-Natasha üçgenindeki bir güvensizlik hali… Peki bunu neden yapıyorlar? Yine bu durumun köklerini, Thomas Hobbes’un ‘’İnsan insanın kurdudur.’’ sözünde arayabiliriz. Filmde satır aralarında hep bunu görüyoruz ve film de bunun üzerinden gidiyor. Sam Wilson’un evindeki sahneleri geçmeden önce Kaptan’ın ağzından kendisi için söylediği bir söze kulak verelim; ‘’…Ben her zaman dürüstümdür.’’
 
 
Son elli yıldaki iki düzine suikastiyle tanınan Kış Askeri ile Kaptan Amerika’nın ikinci karşılaşmasından önce öğrendikleri Zola Algoritması’nın detaylarındaysa, anlıyoruz ki geçmiş kadar gelecek de çok önemli. Yani kişilerin yaptığı her şeyden belli sonuçlar çıkaran algoritmanın, var olan değil var olması da muhtemel tehlikeleri ortadan kaldıracağını öğreniyoruz. Immanuel Kant’ın da belirttiği bir tehlikenin eşiğidir burası. Bireylerin sadece özgürlüklerinin değil, sahip oldukları düşünme kapasitesinin de iktidara gelecekler yüzünden tehlikeye düşmesidir. Ayrıca filmin başlarında da kahramanımızın ağzından duyduğumuz gibi, bu bir korkuya sebeptir. Tam da Machiavelli düşüncesine uygun bir yöntem, bir yönetici kendisini sevdirmekten önce kendisinden korkulmasını sağlamalıdır.
 
Zaten filmin geri kalanı da son dövüş sahnelerinden ibaret olduğuna göre filmin değerlendirmesine geçebiliriz. En bariz bir göndermeye değinmeden geçmeyelim tabii, o da Kaptan Amerika’nın Triskelion’dan kaçtığı  sahnenin, Civil War çizgi roman hikayesindeki Kaptan’ın kaçışıyla görsel olarak birçok yönden benzemesi. Batroc’un giydiği kıyafetin renklerine de bakarsak, çizgi romandaki kıyafetle renk uyumunu fark edebiliriz. Diğer bir kostüm göndermesinde de Kaptan Amerika’nın kostümünün Secret Avengers hikayesinden alınmış olduğu söyleniyor, doğruluk payı var, kostüm çizgi romandakinin biraz daha değiştirilmiş hali. Ancak bu kostüm senaryoyla da bağlantılı şekilde yapılmış bilinçli bir tercih gibi duruyor. Yukarıda çeşitli ülkelerin bayrağındaki mavi rengin anlamlarını söylemiştik, filmde de liberal değerlerin koruyucusu olmasından tutun azimli olmaya kadar karakterimiz için orada yazılanları söyleyemeyeceğimiz bir şe yok. En basitinden Rusya bayrağında yer alan mavinin, diğer bir anlamı olan ‘’vefa’’ bile Bucky-Steve arasındaki dövüş sahnelerinden anlaşılıyor. Rusya demişken, SSCB’nin lafı filmde sık sık ediliyor, bir önceki filmde nasıl ki dost tarafta olduklarına dair tek kelime edilmediyse, bu filmde de suikast, ajanlık gibi konularda SSCB’nin adını sık duyuyoruz. Tabii şimdi diyeceksiniz ki, ‘’Rusya bayrağındaki mavi rengin anlamını da taşıyordu hani?’’ Evet, taşıyor ama her şeye rağmen filmin sonunda yine ülkesinin bayrağını üzerine giyiyor.
 
Son olarak, bir önceki filmin de ‘’özgürlük’’ teması üzerine kurulduğunu söyleyebiliriz. Ve bu film de aynısını yapıyor, hikayesinin merkezine özgürlük temasını oturtarak hikayeyi buna göre şekillendiriyor. İlk filmleriyle bağlarını hiç koparmazken, önceki filmin hatalarını da tekrar etmiyor. Ayrıca şunu unutmayın, iyi yazılmış bir senaryo için kötü film  çekmek zor iştir ve bu filmin senaryosu her yönüyle başarılı. Senaryonun felsefeden beslenmesi ve bu sayede temellerini sağlam atması filmin en büyük artısı. Ancak sıkıntımız şu ki, filmde ana bir kötü karakter yok. Yani genel olarak bir Hydra sorunu var, elinizi attığınız her taşın altından da çıktıklarından Red Skull gibi karizmatik bir kötü karakter yok. Ancak Hydra’nın ‘’Bir başını kesersen yerine iki tanesi çıkar’’ sloganının içinin doldurulduğunu görüyoruz, gerçekten öyle olmuş ve ilk filmde Hydra tehdidi bitti zannederken, bu filmde kat kat büyümüş bir Hydra ile karşılaşıyoruz. Marvel Sinematik Evreni’nin en ciddi filmi olmakla beraber, en dişe dokunur filmi olarak Captain America: The Winter Soldier, 9 puanı hak eden bir film oluyor. Bir sonraki incelemede görüşmek üzere, hoşçakalın.

Yorum Gönder

[disqus] [facebook]

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget