Man of Steel (2013) İncelemesi


1940’lı yıllardan 1970’lere, oradan 1990’lara ve en nihayetinde 2000’lere geldik. 2000’li yıllara tek Superman filmi ile veda etmişken 2013 yılında Man of Steel filminin gelmesiyle Superman’e yeni bir başlangıç yapmak için, yine yeniden izleyiciler sinema koltuklarına oturdular. Bir noktadan sonra saymayı bıraktığımız yeni başlangıçların son halkası olan bu filmde geçmişte Superman adına beyaz perdede yapılmış olan hatalardan ders çıkarılmış olmasını bekliyorduk, öyle de oldu. Fakat yönetmen Zack Snyder ve senaryo ekibi radikal değişikliklere imza attılar. Birçoğu altmetin nezdinde yapılmış bu değişikliklerin, izleyiciye yansıyan tarafları da oldu, fark edilmeyen kısımları da. Peki bu değişiklikler bize neyi anlatıyordu, Superman için neleri değiştiriyor ve hatta neleri yok ediyordu? İşte bugün bunu tartışacağız.


Man of Steel, tüm diğer Superman filmlerinden farklı bir açılış yapıyor, bizi ‘’milada’’ yani Kal-el’in doğumuna götürerek başlangıcını yapıyor. Ve hemen ardından Jor-el’i Kripton Konseyi’ne dert anlatırken görüyoruz. Bu neredeyse her uyarlamada gördüğümüz bir sahne, fakat anlam olarak diğer hepsinden farklı. Örneğin 1978 uyarlamasında Jor-el, bütün Kripton’un tahliye edilmesini savunuyor ve şöyle diyordu; ‘’Hayatı kutsal kabul etmek ne zamandan beri suç?’’. Evet, genel olarak Jor-el, mecburiyetten dolayı sadece oğlunu Kripton’un yok oluşundan kurtarabilen bir karakter. Ancak bu filmde ise Jor-el, tüm Kripton’un tahliye edilmesine karşı, aksine, bir umuttan yani oğlundan bahsediyor. Kolayca diyebiliriz ki, Jor-el –en azından Man of Steel filminde- kendi oğluna Mesih benzeri bir misyon yüklüyor. Kripton’un geri kalanı ise pek umrunda değildir, çünkü bir bakıma bu kişiler onun gözünde ‘’kayıp nesil’’ yani varlıklarının hiçbir anlamı yok.


1978 uyarlamasında Kripton’un tahliye edilmemesi konusunda kesin karar alındığında ‘’Bu soykırım’’ diyerek çıkış yapan Jor-el ile 2013 Jor-el’i arasındaki en önemli fark, 2013 yılındaki Jor-el’in tutarsız olması. Birkaç dakika sonra Kripton Konseyi’ni basan General Zod ve beraberindekilerin darbe girişimi karşısında ‘’Bu delilik’’ demesi ve General Zod’un bozuk olduğunu düşündüğü soyları yok etme fikrine ‘’Hangi soyların yaşayacağına sen mi karar vereceksin?’’ diyerek General Zod’a karşı çıkması, onu General Zod’dan daha farklı biri yapmıyor.


Kripton’da gerçekleşen bu darbenin kısa süre sonra dışarıdaki yansımasını görüyor ve anlıyoruz ki bu darbe sadece General Zod ve beraberindeki bir grubun kalkışması. Dışarıda çatışmalar sürerken, Jor-el oğlunu gezegenden göndermeden önce son hazırlıklarını yapıyor; Kodeks’i çalıyor ve oğlunun hücrelerine bağlıyor. Yani yeniden koskoca gezegenin tüm kaderini tek bir kişiye, kendi elleriyle Mesih mertebesine çıkardığı oğluna yüklüyor.


Bu filmin benim nazarımda yaptığı en iyi şeylerden birisi, defalarca tekrarlanmış olan Jonathan ve Martha Kent çiftinin Kal-el’i bulma sahnesinin pas geçilmiş olması. Çünkü birçok oyuncu tarafından birçok defa aynı sahnenin tekrarını izledik, birçok yazar-çizer tarafından bizlere sunulan hikayelerde okuduk. Bu yüzden Clark’ın Superman olmadan önceki son anlarına ve kısa anı sahnelerine şahit oluyoruz. Genellikle Jonathan Kent ile Clark arasındaki ilişkiye odaklanılan bu sahnelerde, film ilk yarısına geldikten sonra genel bir fikir edinme şansına sahip oluyoruz aslında. Superman’in ilk uçuş sahnesine kadarki kısım, bize her şeyin sırrını veriyor ve kendini açık ediyor.


Mesela filmimizde tıpkı 1978 versiyonundaki gibi, Jonathan Kent, Clark’ın bir amaç için Dünya’da olduğu fikrine sahip. Ancak 2013 yılındaki Jonathan Kent, bu düşünceyi fazlasıyla derinleştirmiş bir kişi olarak karşımıza çıkıyor. Clark’ın bir cevap ve yapacağı tercihe göre kurtarıcı olacağı düşüncesi hakim. İşte ilk paydamız, Clark’ın iyi veya kötü olması tercihi.

Clark’ın tercihini etkilemesine sebep olabilecek anlardan birisi de Clark’ın araba içinde kitap okurken bir grup gencin ona saldırdığı andır. Ama bu anı değerli kılan, hırpalanmış olmasına rağmen erdemli bir davranış sergileyerek karşısındakilere saldırmaması –sağ yanağına tokat yedikten sonra solu dönmesi de diyebiliriz buna- değildir. O anı değerli kılan şey uğraşısıdır. Elinde bir kitap tutmaktadır; Platon’un yazdığı Devlet adlı kitabı. İlk başta bu kitabın sadece gösteriş için oraya konulduğunu sanabilirsiniz. Ama bu fikriniz Jor-el’in Kripton’un kısa bir tarihini anlattığı noktada değişir. Teorik manada siyaset tartışmadan önce okunması gereken ilk kitap olan Devlet, hala belli noktalarda güncelliğini koruyan bir eser. Savunulan devletin demokratik olduğunu da pek söyleyemeyiz. Bilgelerin yöneticiliğini yaptığı (oligarşık değil aristokrat/seçkin sınıfın yöneticiliği) bu devlette hali hazırda üç sınıf mevcuttur; işçiler (üreticiler), bekçiler (askerler) ve yöneticiler. Peki Kripton ile benzerliği ne? Bunu malum sahnede Jor-el’in ağzından dinliyoruz; ‘’Her çocuk toplumdaki belirli bir yeri doldurmak için tasarlanır. İşçi, savaşçı, lider ve diğerleri.’’ İşte burada gördüğümüz gibi, Kripton medeniyeti de Platon’un öngördüğü biçimde sınıflara bölünmüş bir vaziyette ve tıpkı Devlet eserinde anlatıldığı gibi özel eğitilmiş seçkin bir Kripton Konseyi mevcut.


Örneğin Platon, yönetici ve askerlerin aile kurmaması gerektiğini ve geri kalanlarınsa çocukları ellerinden alınarak toplumun ‘’toplumun ortak malı’’ gibi yetiştirilmesini uygun görür. Yani bazen yasaklarla ve bazen de doğasını bozarak aile kavramının üzerini çizer. Kripton’da ise bunun birebir uygulamasını göremiyoruz fakat bize hissettirilen, en azından asker sınıfının aile kavramına çok uzak olduğu. Ayrıca doğal üremenin rafa kaldırılmasıyla, yine ailenin doğası bozulmuş. Yapay yollarla doğan yeni bireyler ise kendine biçilmiş rolü oynamakla mükellef (burada belirtelim, nüfus kontrolü Platon için de esastır ve bir şehrin en ideal nüfusunu 5040 olarak düşünmektedir).


Tam burada eğitim ön plana çıkar. Kripton’da çocukluktan itibaren her birey, yapması gereken işe uygun yetiştirilir. Platon, özellikle bu konuda oldukça keskindir, eğitimin insan doğasını değiştirebileceğini ve onu yönlendirebileceğini savunur. Yani rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Platon için eğitim, insan doğasına müdahaledir. Ve Platon her doğa için uygun bir iş olduğuna inanır. Bu amaç uğrunda da başarılı olarak yetiştirilecek her birey, çok küçük yaşlardan itibaren, eğlenirken dahi, gelecekte olacağı kişiye göre bir uğraşı içerisine sokulur. Hatta Platon bu noktada yapılması gerekenler fikrine yenilerini ekler; çocuklara dinletilecek masallar devlet kontrolünde olmalı, söylenen şarkılarda ve ninnilerde bile titiz davranılmalıdır. İşte burada General Zod’un ‘’Sen nerede yetiştin, bir çiftlikte mi?’’ demesi daha bir anlam kazanır, Superman ile denk hale gelişinin hızlılığı daha mantıklı bir çerçeveye oturur. Çünkü Zod, tam da Platon’un dilediği biçimde eğitilmiş kusursuz bir askerdir. Ama şunu da unutmayalım, Superman her ne kadar kendi toplumundan uzak yetişmiş olsa da kendi toplumunun felsefesine yabancı değildir, daha çocukken elinde tuttuğu Devlet kitabıyla fazlasını bile öğrenmiştir, bu yüzdendir ki ‘’Kripton şansını kullandı.’’ dediğinde, bu cümlenin altında yatan anlam daha derindir, toplumunu çoktan tanımış ve eleştirisini çoktan yapmıştır.


Bu eğitim anlayışının karşısında ise J. J. Rousseau beliriverir. Tam da Rousseau’nun düşüncesiyle örtüşürcesine, Clark’ın öğrenmesi gereken şeyin ‘’insan olmak’’ olduğu varsayılır. Rousseau, eğitimi kusursuz insan yaratmakta bir araç olmakta, insanın doğasına müdahale etmekten çok, insana rehberlik eden bir eğitimi öngörür. Savunduğu fikir de kısaca şudur; insan doğasına ne kadar müdahale ederseniz edin, insan üzerindeki baskıyı/kuralları/engelleri kaldırdıktan sonra yine özüne dönecektir. Bunu doğrulayan karakter ise filmimizde Jor-el’dir. Onca kuralara ve yasağa rağmen, yüzyıllar sonra normal yollarla doğacak ilk çocuğun babası olacaktır. Bunun yanında o kendi medeniyetinin geri kalanından da farklı düşünmektedir. Hatta izlediğimiz Jor-el, Rousseau’nun şu sözünde gizlidir; ‘’Diğerlerinden daha iyi olmayabilirim, ama en azından ben farklıyım.’’


Rousseau öğretme konusunda tümüyle özgürdür dersek elbette yanılırız. Kendisi eğitimle belli başlı değerlerin verilmesinden yanadır. Ama üstelemeye ve insan doğasını kökten biçimlendirmeye karşıdır dersek doğru söylemiş oluruz. Rousseau için, Platon’un aksine, bir çocuk ‘’meslek’’ için değil ‘’insan olmak’’ için yetiştirilmelidir. Jonathan Kent de işe burada dahil olur. Kişilik olarak Jor-el ile Jonathan Kent, Man of Steel filminde neredeyse tamamen örtüşürler. Oğulları için öz baba koskoca bir ırkın ölmesini, üvey babaysa bir otobüs dolusu çocuğun ölmesini göze alır. Çünkü bu çocuğun ortaya çıkması her iki toplum için de farklı sonuçlar doğuracak ve dahası çocuklarının geleceği hakkında karar verme özgürlüğü ellerinden alınacaktır. Bu yüzden her iki baba da, bu uğurda kendilerini kurban ederler. Yani Rousseau, iki farklı karakterde temsil edilir. Her iki baba da oğlunun ‘’iyi’’ olanı seçmesinden yanadır, fakat bunu dayatmazlar. Hatta Jor-el oğluna son kez şunu der; ‘’Hepsini kurtarabilirsin.’’ Bu Superman’i iyi olanı yapmaya zorlamaktan çok, Jor-el’in oğlunu son görüşünde verdiği bir son tavsiyedir, bir rehber gibi son tercihi oğluna bırakır.


İşte filmimizi yeni bir başlangıç yapan da budur. Zack Snyder, Richard Donner’in Superman mirasını reddetmiştir fikirsel manada. 1978 yılındaki Superman filminde, genç Kal-el, Yalnızlık Kalesi’ne girdiği andan itibaren uzun bir eğitimden geçer, iyi birisi olmak için yetiştirilir, bilgi bağlamında mükemmelleşir, her iki medeniyetin de bilgisine hakim olmuş biçimde Yalnızlık Kalesi’nden çıkar. Fakat Man of Steel filminde bu yoktur. Tam da Rousseau’nun düşüncesiyle örtüşürcesine, Clark’ın öğrenmesi gereken şeyin ‘’insan olmak’’ olduğu varsayılır. Hatta Rousseau’nun Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev eserinde, ‘’Bilimler ve sanatların gelişmesi ahlakın düzelmesine yardım etmiş midir?’’ sorusuna içtenlikle verdiği olumsuz cevabı verir bu film bize. Rousseau, bilim ve sanatların gelişmesinin insan ruhunu bozduğu düşüncesini taşır ve hatta özgürlük duygusunu yok edeceğini varsayar. Zaten gördüğümüz Kripton da bu fikirleri doğrulayacak şekilde insanın kendi kaderini belirleme hakkını çoktan elinden almıştır. Fakat 1978 yılında ise eğitim, Platon’un fikrince ilerler, bilgi erdeme açılan bir kapıdır ve kötülüğü dizginleyebilecek tek şey de bilgiye sahip akıldır. Rousseau ise bilginin erdem üzerinde olumlu katkısı fikrinde ısrarcıdır. Bu yüzden yeni Superman birçok şeyin bilgisinden mahrumdur, sadece ‘’yüce’’ bir ahlak anlayışı vardır. İyiliği travmatik yollarla keşfetmiş ve kötülüğü de ilk elden test ederek, kötülüğün ve kötü olanın üzerinden bir iyi tanımına kavuşmuştur. Bu yüzden bu filmdeki Superman’in daha karanlık ve ciddi olması daha doğallaşır.


‘’İnsanlar gibi ulusların çoğu da gençliklerinde yumuşak başlıdırlar; yaşlandıkça yola gelmez olurlar. Bir kez töreler yerleşip kör inançlar kökleşti mi, artık onları düzeltmeye kalkışmak hem tehlikeli hem boşunadır. Halk, ortadan kaldırmak bile olsa, dertlerine kimsenin dokunmasını istemez…’’ der Rousseau. Bu Jor-el’in Kripton’un geleceği konusundaki motivasyonunu etkileyen cümlelerdir. Ve Rousseau devam eder; ‘’Bir ulus barbar kaldığı sürece özgürlük edebilir ama, uygarlık yayı gücünü kaybetti mi, özgür olamaz artık. O zaman ayaklanmalar yıkabilir, devrimler bile yeniden ayağa kaldıramaz onu. Kölelik zincirleri kopar kopma, halk dağılır, var olmaktan çıkar: Artık ona gereken bir  kurtarıcı değil bir efendidir.’’ ve işte bu efendi olarak General Zod kendini görmektedir. Filmin daha başlarında General Zod ve Jor-el’in en azından fikirlerini paylaştığını anlıyoruz bu son cümleler ikisinin de motivasyonunu etkiliyor; Jor-el Kripton’un yok olmasına göz yumuyor, General Zod ise efendi olmaya niyetlenerek darbe girişiminde bulunuyor. Bu faslı bitirmeden önce, Zack Snyder’in fikirleri görsel manada pekiştirdiğini de söylemeden geçmeyelim; Jor-el’in Kal-el’e Kripton’un kısa bir tarihini anlatırken bir yandan arka planda gözüken canlandırmadaki her şey sanki canlanmış Yunan heykelleri gibi, hatta Zod tüm vücut olarak değil bir Yunan büstü gibi gösteriliyor. Yani Kripton için yukarıda bahsettiğimiz her şey görsel olarak da karşılığını buluyor.


Fakat Richard Donner mirasını reddediş bununla sınırlı değil. Richard Donner’in Superman filmi, tam manasıyla Nietzsche’den esinlenen bir Superman filmi diyebiliriz. Superman ve Ubersmench makalesinde de bahsettiğimiz gibi, Jor-el’in oğluna vedasını Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabında –taslak halinde de olsa- bulabiliriz. Ya da genel olarak Richard Donner ile başlamış ve Bryan Singer ile son bulmuş klasik Clark Kent portresi, aslında çizgi roman ile çok uyumlu değildir. Bu Richard Donner’in –ve elbette Mario Puzo’nun- kattığı, Christopher Reeve’nin oyunculuğu ile ölümsüzleşmiş bir tasvirdir. Ama kesinlikle Nietzsche ve onun üstün insanından bağımsız olmamıştır. Mesela ‘’Bir nesneyi hem sevebilen hem de onunla alay edebilen kimse, dehaya erişmiş demektir.’’ veya ‘’İnsana göre maymun nedir? Gülünecek bir şey ya da acı bir utanç... İşte üstinsana göre de insan aynen böyle olacak; Gülünecek bir şey ya da acı bir utanç!’’ cümlelerinde, Christopher Reeve ile hayat bulmuş bu Clark Kent’i daha iyi anlayabilirsiniz. Ama mesela bu durum, Bryan Singer’in 2006 yılında tekrar etmesine kadar çoktan terk edilmiştir. Yani Lois and Clark: New Adventures of Superman dizisinde de, Richard Donner’in Clark Kent’ini izlemezsiniz örneğin. Ancak Richard Donner, Nietzsche’nin üstün-insanına ne kadar sıkı sıkıya bağlanmışsa, Zack Snyder da ipleri bir o kadar koparmıştır, ki bu kopuş başka herhangi bir uyarlamada göremeyeceğiniz kadar açıktır. Mesela Superman: Birthright ile ‘’S’’ sembolünün, ‘’umut’’ anlamını taşıdığını okuduk zamanında ve Man of Steel filmi de bunu benimsedi. Fakat bu boşuna bir benimseyiş değildir. Burada Nietzsche’ye tekrar kulak verelim, ‘’Umut en büyük kötülüktür çünkü işkenceyi uzatır.’’ demektedir. O yüzden yapılan tercihin sadece bir çizgi romana atıfta bulunmak olduğunu düşünmeyin.


Fikirsel manada reddedilen Richard Donner’in mirası ise görsellik ve konu işlenişi bakımından neredeyse aynıdır. Aslında Richard Donner, kendinden öncekilerin de mirasını üstlenmiş, çizgi romanla uyumlu bir Superman yaratmıştır. Ve yeni başlayan her Superman macerası her zamanki açılışı yaparak, Kripton’un yok olması ve Kal-el’in Dünya’ya gönderilmesiyle başlar. Fakat klasik başlangıcın ardından Richard Donner Clark Kent’in kendini arama, kim olduğuna dair merak içinde bulunması durumunu da eklemiştir. Sonrasında Clark Kent medeniyetiyle dolaylı yoldan tanışıp, ilk uçuşunu gerçekleştirdikten sonra ilk olarak Lois Lane’i  –ve varsa yanında bir başkasını- kurtarır ve Superman olarak önce Metropolis’e sonra tüm Dünya’ya namı yayılır. Bu Richard Donner’in filminde izlediğimiz olay örgüsü, ama bu örgünün birebir aynısını Man of Steel filminde de görmekteyiz. Ama bunu sadece Man of Steel tekrar etmez, giriş kısmı haricinde, Superman’in bir filmde olaya girişi hep Lois Lane ile başlar, Superman II, Superman IV de böyledir. Ama Superman Returns ve Man of Steel, direkt bu olay örgüsünün üzerine kurulur. Bütün bu filmlerin içindeyse sadece Superman III istisnadır, dizi olarak da Adventures of Superman.


Aslında burada uzunca bir liste yapmak isterdim, çünkü Man of Steel tam bir görsel gönderme denizi gibi. Superman’in sinema ve dizi tarihinde akılda kalıcı ne kadar sahne varsa karşımıza çıkıyor, tabii kurguda farklı farklı yerlerdeler ancak Superman I, Superman II filmlerini izleseniz bile içerisinden çekip çıkarabileceğiniz göndermeler. İnternette yazanlar zaten fazlasıyla göze çarpanlar, bunun haricinde de birçok benzer sahne bulmanız mümkün. Mesela sadece Superman’in ilk uçuşu sahnesi bile Richard Donner tarzını andırır. Christopher Reeve’nin oynadığı bu sahnede Superman, George Reeves tarzında uçar mesela, bu filmde de Henry Cavill, Christopher Reeve gibi uçuyor ilk uçuşunda. Ayrıca uçtuğunda arkadan duyulan rüzgar sesi, Adventures of Superman dizisinde Superman’in klasik uçuş sahnelerinde duyduğumuzun aynısı. İlk uçuşun sonunda Superman’in belirli bir kavisle Dünya’ya inişi de Superman I’deki Kal-el’in roketle Dünya’ya ilk girişi gibidir mesela. Ya da Superman’in kelepçeli şekilde sorgu odasına götürüldüğü sahne ile Lois and Clark dizisinin ilk sezonundan uyuşan görüntüler… Fakat Zack Snyder sadece Richard Donner’den değil kendinden de alıntılama yapmaktadır, mesela Superman’in Zod’a teslim edileceği sahnede Superman ve Lois’in kurak arazide yüz yüze baktıkları sahne, Watchmen filminde de Nite Owl’un rüyası ile aynıdır mesela. Bilinenlerle beraber, bu tarz araya saklanmış daha pek çok şey bulabilirsiniz.


Tabii asıl ve en önemli gönderme çok farklı bir noktadan geliyor. Irredeemable serisini birçok okur ya duymuş ya da görmüştür eminim. Serinin yazarı olan Mark Waid, Irredeemable #25 sayısında bir girişimde bulunuyor. Ana karakterimiz Plutonian üzerinden bir fikir yürütme yaparak, Superman’in güçlerini açıklıyor. İsterseniz neler demiş bakalım; ‘’Eğitimsiz bir serseri onları fiziksel düşünürdü, ama zaten onları eğitimsiz yapan da bu değil mi? Plutonian’ın yapabildiklerini yapmak için yeterli enerjiyi onun boyutlarındaki hiçbir insansı form depolayamaz. Kornealarından çıkanlar lazer ışınları değil. Kinetik enerjiyi gözlerine gelen hava moleküllerine yönlendirip ısıtılmış ve yoğun bir gaza dönüştürmesinin sonucu onlar… ‘X-Ray’ görüşü diye bir şey yok. Onun yerine baktığı nesnelerin atomik yapılarını değiştiriyor ve elektromanyetik radyasyonu daha geçirgen bir hale getiriyor. Bu sayede bizim algılayamadığımız elektromanyetik dalga boylarını beyni ters görüntüler aracılığıyla ona gösteriyor. Kütlesini, çevresindeki atmosfere sıkıştırarak uçuyor, ellerinle sabunu sıkıştırdığın gibi kendisini ortama sıkıştırıyor. Hepsinden ilginci, maddenin yoğunluğunu sadece düşüncesiyle yönlendiriyor, derisini sertleştirip kaslarını elmastan kuvvetli yapıyor. Diğer yandan temasta bulunduğu katıların kütlelerini geçici olarak azaltarak onları paramparça edebiliyor… Ya da Isaac Newton’u mezarında ters döndürüyor da diyebiliriz.’’ İşte mesela daha ilk uçuş sahnesinden göze çarpan ve General Zod’un da ilk kez uçtuğu esnada gördüğümüz o diğer maddelerle etkileşimi de bu yolla açıklayabiliyoruz. Superman’in güçlerini atomlarla açıkladığımız noktada, Zack Snyder’ın kullandığı efektler daha anlamlı oluyor.


Sona yaklaşırken, birkaç noktayı da açıklığa kavuşturalım. Filmin sonlarına doğru General Zod bir konuşma yapmıştı, son savaştan önce en anlamlı cümleler bunlardı, yani film boyunca gerçekleşen tüm olayların sebebi olan o konuşma. Ne diyordu General Zod? ‘’Şuna bak. Bu çöplüğe yeni bir Kripton yapabilirdik. Ama insanları bize tercih ettin. Ben sadece Kripton'u korumak için yaşarım. Doğumumun tek amacı bu. Ve yaptığım her şey, ne kadar şiddetli, ya da ne kadar acımasızca da olsa, halkımın selameti içindi. Ve artık halkım yok. Sen benden ruhumu aldın!’’ İşte bu sözleri uzun bir süre militarizm karşıtı duygular yaratması için Zod’un ağzından söyletilen cümleler olarak düşünmüştüm, ama sanırım yanılmışım. Çünkü bu tarz bir hareket filmin kendisiyle de tamamen çelişir, zira A.B.D. ordusu filmin büyük bir çoğunluğunda yer kaplamaktadır, kendinden kat kat güçlü varlıklara karşı korkusuzca savaşa girişirler, Superman’e ilk olarak ilk onlar kucak açıp benimserler. Kısacası Zack Snyder, kendisinden bekleneni yapmıştır da diyebiliriz; militarizme övgü. Bu sözler anti-militarist bir duygu vermek için değilse, neden söyletilmiştir peki? İşte, filmin tüm sırrı burada yatar. Bu filmde toplumculuk, bireyci özgürlük fikriyle savaşmış ve yenilmiştir. Toplumculuk ve bireycilik, birlikte varolamayacak kadar iki uç kutuptadır. İşte bu yüzden ilerleyen dakikalarda General Zod en önemli bir sözü daha söyler; ‘’Ya sen öleceksin ya ben.’’


İşte bu yüzden Zod bu filmde ölmek zorundadır. Senaryonun inşa edildiği temeller bunu gerektirmektedir. Ve her ne kadar film boyunca reddedilmiş olsa dahi, ilk defa Nietzsche devreye sokulur, ‘’Deri değiştirmeyen yılan ölür. Düşünce değiştirmesine engel olunan kafalar da öyle.’’ cümlesi referans alınır ve malum son gerçekleşir. Ancak ne gariptir ki, bu son beklenmedik tepkileri de beraberinde getirmiştir. Oysa Superman hem çizgi romanlarda hem de uyarlamalarda birçok defa gerçekleşmiştir bu durum. Adventures of Superman dizisinde tek bölümlük de olsa, Superman II ve Superman IV filmlerinde ve dolaylı yoldan da olsa Superman Returns filminde kötü karakterlere nihai sonu reva görmüştür. Asıl eleştirilmesi gereken noktaysa bu filmde pas geçilmiştir, yaratılan Superman, Nietzsche’nin üstün-insanından çok ama çok uzaktır. Üstün-insan kavramından bir hayli uzaklaşılarak, çok güçlü insana indirgenmiştir. Ayrıca küçük ama dikkat edildiğinde çok bariz olan noktalarla Mesih göndermelerinde bulunulmuştur ama dediğim gibi, bu bir Zack Snyder filmi, size verebileceği şeyler temelde bunlardan fazlası değil.

Yorum Gönder

[disqus] [facebook]

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget