Suicide Squad (2016) İncelemesi


İnsan doğasında iyi midir yoksa kötü müdür? Kötülük sonradan öğrenilebilir bir şey midir yoksa her zaman içimizde olan bir güdü müdür? Bunu birçok filozof binlerce yıl boyunca tartıştı. İşte bu bin yıllar içerisinde savunulan her fikir içerisinde bir haklılık payı, örneklerde doğruluk var. En basitinden tarihin bilindik kısımlarında dolaşmak da bize çeşitli fikirler verir. Örneğin benim argümanım, insanın doğuştan kötü olmaya müsait olduğudur ve bu kötülük de gerekli koşullarda kolayca ortaya çıkar. Yoksa Roma İmparatorluğu’nda insanları ‘’eğlendirmek’ için gerçekleşen gladyatör dövüşlerini, varlığını 1900’lü yıllara dek ‘’resmen’’ sürdüren köleci düzeni, savaşları ve hatta aynı topraklar içerisinde yaşayan toplumların iç savaşları ve bunları da geçtim, her gün ama her gün insanların kendi ülkesinde veya dışında gerçekleşen, gazetelerde okuduğu onca akıl almaz haber gerçekleşir miydi?


Mesela uzun zamandır aklımı meşgul eden bir düşünce var; çizgi romandaki kötü karakterler. Uzunca süredir kötü olarak bildiğimiz ve tanıdığımız karakterlere artık rahatça kötü karakterler diyemiyoruz. Örneğin Magneto, X-Men’in düşmanıdır ama bu onu başlı başına kötü yapmaya yetmemektedir, Doctor Doom da Fantastic Four ile her fırsatta karşı karşıya gelir ama yine kötü karakter değildir. Hikayenin içerisinde ve uzunca yıllardır ‘’şeytan’’ ile özdeşleştirilmiş Thanos ve Darkseid gibi istisnalar vardır, ama dediğimiz gibi, onların görevleri zaten ‘’şeytan’’ olmaktır. Ama gelin görün ki, artık Lucifer’in bile tam manasıyla kötü ol(a)madığı bir zamandayız. İşte burada aklı kemiren bir soru var; bir zamanlar kötü olduğunu düşündüğümüz karakterler neden artık kötü değildir? Belki cevabı ‘’değişimde’’ arayacaksınız, bu çok doğru bir yoldur da, ama aradığınız yöne göre bulacağınız cevaplar tatminsizlikle sonuçlanacaktır. Çünkü her ne kadar değişirse değişsinler, Lex Luthor ve Doctor Doom hala bencildir, Brainiac hala takıntılı bir koleksiyoner, Kingpin hala güç meraklısıdır. Ama buna rağmen kötü diyememekteyiz birçok karaktere, düşmanlardır, ama kötü değillerdir. O zaman cevap farklı bir yönde gizlidir ama nerede?


Sorunun başlangıcı aslında çok derinlerden başlar, kötülüğün tanımı üzerinden… Sokrates, kötülük problemi hakkında bize basit bir şey söyler, insanların ‘’bilerek’’ kötülük yapmayacağını savunur, kötülüğü bilgisizlikte arar. Yorumları dönemine göre doyurucu, çıkış noktaları hak verilecek kadar mantıklıdır, ama sadece kendi dönemi için… Ayrıca kötülüğün tanımı, iyiyi nasıl tanımladığınıza veya tam tersinden iyiliğin tanımı kötülüğü nasıl tanımladığınıza bağlıdır. Sokrates’in çıkış noktasından hareketle, bilgili insanlar kötülük yapmayacak dersek, erdemle bilgiyi Sokrates gibi özdeş tutarsak, bugünü kavrayamaz ve eksik kalırız. Ayrıca bugün hepimizin kötü dediği  ‘’kölelik’’ sistemine pek de mesafeli yaklaşmayan Sokrates’in kötülük tanımını tek başına kabul etmek, binyıllarca geriye hapsolmak demektir. Zaman ve hayat bize göstermiştir ki, bilgi sadece bir araçtır, bilgiyi iyiye ve kötüye kullanmak birey veya toplumların isteğine bağlıdır.


İşte bu noktadan Suicide Squad filmi için yorum yapmaya başlayabiliriz, Sokrates’i ardımızda bıraktıktan sonra çeşitli yorumlarda bulunmamız mümkün. Neden mi? Çünkü karşımızdakiler ‘’bilerek’’ ve ‘’isteyerek’’ kötü olan karakterlerdir. Kötü olduklarının farkındadırlar, ama bu onları rahatsız etmez, yani basitçe –tüm diğer klasik çizgi roman kötüleri gibi- Kant’ın kötülük fikirleriyle örtüşen kötülerdir. Kötülükleri ‘’isteme’’ ile alakalıdır. Ki Hegel de bunu onaylayan düşüncelere sahiptir. Ama Kant, onca açıklamalar yapmasına rağmen sona geldiğinde, bir insanın neden iyiyi neden kötüyü seçtiği konusunda bir yorumda bulunmaz, bu soruyu yanıtlayamayacağımızı söyler. İşte filmimizin ayrıldığı nokta da bu. Karakterlerin kötü olmayı tercih edişlerinin sebepleri vardır, en azından ana karakterlerin. Ama bu kısma değinmeden önce, Amanda Waller’in ağzından takımın kuruluşunu bir kez daha dinlemekte fayda var; ‘’Dünya, Superman gökyüzünde uçtuğunda değişti. Uçmadığında yine değişti.’’


Artık kabul edersiniz ki, Nietzsche süper kahraman filmlerinin vazgeçilmezi. İster olumlamak isterse reddetmek amaçlı olsun, kendine mutlaka bir yer buluyor. İşte Amanda Waller bu cümleleri söylediğinde ve ardından gelişen olaylarda Nietzsche’yi tekrar duyuyoruz; ‘’ Tanrı öldü. Tanrıdan geriye bir ölü kaldı. Ve onu öldüren biziz. HâӀâ gölgesi beliriyor uzaklarda. Kendimizi nasıl avutacağız, biz katillerin katilleri? Neydi bıçaklarımızın altında ölümüne kan döken, dünyanın sahip olmuş olduğu bu en kutsal ve en kudretli şey: bu kanı kim silecek üzerimizden? Hangi su var bizi temizleyecek? Hangi teselli şölenlerini, hangi kutsal oyunları icat etmek zorunda kalacağız? Fazla büyük değil mi bize bu davanın yüceliği? Buna layık olmak için birer tanrıya dönüşmeli değil miyiz?’’  satırlarında Superman’in ölümünü, ardından yapılan tören –ve kutsamaları- bulduğumuz kadar, sonrası için yani Amanda Waller’in oluşturacağı ekip için biçilen rolü de buluruz. Giden bir Tanrının yerini yenisi veya yenileriyle ikame etmek. Tabii bu ekibi kurarkenki motivasyon, tekrar bir Superman benzeri bir canlının gelmesiyle, eğer insanoğlunun ahlak anlayışına sahip değilse, ona karşı direnecek bir grubun oluşturulması.
 

Üç filmdir izlediğimiz bu yeni evrenin yaptığı en iyi şey filmler arası sebep-sonuç ilişkisini çok iyi kuruyor olması. Man of Steel filminin sonu, Batman v Superman: Dawn of Justice’nin sebebi ve Batman v Superman: Dawn of Justice’nin sonu da Suicide Squad filminin sebebi. Yine bu filmin sonucu da, Justice League filminin sebebi olacak. Çünkü gelmesi muhtemel yeni tehditlere karşı ortak insanlık değerlerini savunacak süper güçlü insanlar arayan Amanda Waller’ın kurduğu takımda tam da bu eksik, en temelinde ‘’adalet’’ duygusu eksik.

 
Man of Steel filminde Nietzsche’den açık kopuşu, değerlerin değişimini ve bu düşüncenin Batman v Superman: Dawn of Justice filminde de uygulandığını gördük. Artık kahramansal atıflar Nietzsche’nin üzerinden yapılmayıp, aksine kötü karakterlerin üzerinden yapılıyor. Mesela Harley Quinn’in yaratıklarla savaşılan sahnenin son saniyelerinde, yaratığı öldürmüş olmasına rağmen hala vurmaya devam ettiğini görürüz, bu Nietzsche’nin ‘’Kızışmış bir kadının eline düşmektense, bir katilin eline düşmek daha iyi değil mi?’’ demesinin görsel bir anlatımıdır, zaten Joker ile tekrar karşılaşana dek, diğerlerinden daha vahşi bir portre çizer Harley Quinn, yani bu bir tesadüf değildir. Ya da Joker’in öldüğünü düşündüğü sahnelerde ‘’Kadının sevimli yanı o değişken, ele avuca sığmaz yanıydı asıl… Kadının eski halini sürdürür gibi yapması, aldırmaz görünmesi daha iyi olmaz mıydı? Sevenin bu öğüdü vermesi gerekmez miydi ona?’’ cümleleri yankılanmadı mı akıllarda.   Yine Amanda Waller’in ağzından duyduğumuz ‘’insanoğlunun ahlakı’’ Nietzsche’ye göre yoktur, ahlak evrensel değildir. Bu düşünceye de karşı çıkılır, zaten Suicide Squad’ın kuruluşu gibi Justice League’nin kuruluşu da aynı tez üzerine oturacaktır, bir diğer reddediş de burada yatar.


Peki, filmin genel havasına ne hakimdi desek cevabınız ne olurdu? Sanırım hepimiz ortak cevabı vereceğiz; aşk. Yunan felsefesini olumsuzlama bu filmle de devam eder. Platon’un metinlerinde ‘’Denetimsiz ve ahlak dışı olan hiçbir şey gerçek aşka yaklaşamaz’’ olarak açıkladığı görüşüne bu film tümüyle karşı çıkar. Zaten üzerine eğildiğimiz şey kötü kişiler ve onlarla beraber aşk hayatları. Mesela önceden Joker ve Harley Quinn aşkını sadece Leibniz’in tek bir sözüyle,  yani ‘’Sevmek başkasının mutluluğundan haz almaktır’’ ile açıklayabilecekken (ki bu hep tek taraflı olmuştur ikili arasında) ya da Descartes’in ‘’Aşk, kendisini doğuran nesnenin iyi mi, kötü mü olduğunu, biz hiçbir biçimde fark etmeksizin bizde uyandırabileceği tutkudur’’ ile son noktasını koyabilecekken artık bu filmle beraber bir şeyleri değiştirdik gibi duruyor. Artık sahiplenen bir Joker’e sahibiz, aşk tek taraflı da değil. Bu aşk biraz Goethe’den nüveler barındırıyor. Örneğin Joker, baştan ele alırsak, Amanda Waller’in ağzından dinlediğimiz sahnelerde Doktor Quinzel’in Joker’i tedavi ettiğine inandığını söyler, Goethe’nin de dediği gibi ‘’İnsan severse neye inanmaz ki?’’ deyişi aklımıza gelir, sonrasında da Joker ve Quinzel’i kimyasalların bulunduğu fabrikada buluruz, aradaki konuşmanın sonucunda Joker’in düşüncesinin yine Goethe ile paralel olduğunu görürüz; ‘’İnsan sevilmek istiyorsa önce sevilmeye değer olmalı.’’ Ama her şeyden önce Joker, çok önemli bir söz söyler, ‘’Arzu teslimiyet, teslimiyet ise güç haline gelir.’’ der ve burada hiç mi hiç aklımıza gelmeyecek –maalesef eserleri Türkçe’ye hala çevrilmemiş olan, üzerine pek tartışılmamış nadir düşünürlerden- bir kişinin, Maurice Nedoncelle’nin şu sözünü anımsatır; ‘’Sevgi, bir yücelme istencidir. Seven ben, her şeyden önce senin varlığını ister; ama aynı zamanda bu otonom gelişmenin, eğer olanaklıysa, ‘ben’in ‘sen’e yakıştırdığı değerle uyumlu olmasını diler.’’ Tabii burada not düşmekte fayda var, Nedoncelle aynı zamanda Tanrı üzerine de düşünceleri olan, bu konuda çalışmalar yapmış bir düşünürdür, bizim açımızda tesadüfi dursa da, sanıyoruz ki bu düşünürün fikrinin karşımıza çıkıyor oluşu pek tesadüf değil.


 
Filmin asıl beslendiği nokta ise Yin-Yang felsefesidir desek yanılmayız sanırım. Çünkü en bariz ve gözle görülen, seyirciye apaçık verilen düşüncedir. Yin-Yang felsefesi oldukça derin olup, kimi zaman ‘’Her iyiliğin içinde bir kötülük ve her kötülüğün içinde bir iyilik vardır’’ olarak kısaltılır. İki zıtlığın bir arada bulunması durumu olarak da tarif edebileceğimiz bu durumun filmdeki yansımasıysa biraz tuhaf. Fark edebildiğim kadarıyla, iyiliğin içindeki kötülük olarak da kötülüğün içindeki iyilik olarak da aşk (veya sevgi ve bağlılık)  ayrı bir konuma getirilmiş. Mesela Rick Flag’in, Suicide Squad takımının başında olması ve takımı yönetmesi tamamen Dr. Moone ile olan ilişkisinden kaynaklı (iyiliğin içindeki kötülük) ve Dr. Quinzael’in Joker’in Arkham Tımarhanesi’nden kaçmasına yardım etmesi de yine Joker’e duyduğu aşk (kötülüğün içindeki iyilik) ile alakalı olması ilk örnek verilecek şeyler. Ya da filmin genelinde karakterler bazında incelediğimizde Yin (kadınsı) ve Yang’ın (erkeksi) da temel özelliklerini buluruz. Yin genel olarak olumsuz bir anlam taşır, Yang ise olumlu; filmdeki kadın karakterlere baktığımızda kadın karakterlerin genellikle olumsuz tasvir edildiğini, erkeklerinse kadınlara nispeten daha olumlu bir hava çizdikleri görülür. Yani temelinde filmimiz tamamen bu görüş üzerine kuruludur diyebiliriz.


Hazır konumuz kötülükten açılmışken, uzun yıllar önce A.B.D. gündemine oturmuş bir isimden söz edelim. Ted Bundy… Birçok filmde bu katile gönderme yapan sahneler bulabilirsiniz, kendisi için de çeşitli filmler ve belgeseller yapılmış, kitaplar yazılmıştır. Ayrıca ‘’seri katil’’ sıfatının yakıştırıldığı ilk kişidir Ted Bundy. Öldürdüğü kadınların tespit edildiğinden daha fazla olduğu söylentileri olsa da, tespit edilen otuzdan fazla kadının katilidir ve 1989 yılında idam edilmiştir. Sıra dışı hareketlerinin çocukluktan başladığı söylenir, mesela teyzesi uyduğu esnada Ted, mutfaktan aldığı bıçakları teyzesinin etrafına dizmiş ve başucunda beklemiştir, teyzesi uyandığında yeğeninin gülerek ona baktığını görmüştür ve Ted bunu yaptığında daha üç yaşındadır. Filmimizde de Joker’in çok da normal anlar yaşamadığını belli eden sahnemizde, yüzüne gülücük çizmiş bir vaziyette görürüz. Yani bir kriz anı yaşıyor gibidir. Harley Quinn’i kurtarmak için girişimlere başlayacağını anladıktan sonra kahkahalar atarak yere uzandığını ve etrafına bıçakların –ve çeşitli silahların- dizilmiş olduğunu görürüz, keskin uçları kendine dönük vaziyette. Yani diyebiliriz ki, artık Ted Bundy göndermesi yapan filmler listemize bir film daha ekleyebiliriz.


Ama Ted Bundy olayını ilginç kılan şey, yakalandıktan sonra hayranlarından gelen mektuplardır. Birçok kadın ona mektuplar atmış, davanın görüldüğü salona, Ted Bundy’nin öldürdüğü kadınlara kendini benzeterek gelmişlerdir. Ama Ted Bundy hayranlara sahip tek katil değildir. Birçok seri katil, yakalandıktan sonra anlaşılmıştır ki kendi hayran kitlesi sahibidir, hiç değilse takipçisine. Katilin yöntemi, hedef kitlesi, entelektüel bilgisi değiştikçe kitlenin sayısı ve biçimi de değişiyor elbette. Ancak bu kişileri destekleyenler de sıradan, her gün yanımızda dolaşan kişiler. Yani bizim masum ya da potansiyel kurban diyebileceğimiz kişiler. Yine insanoğlunun son zamanlardaki eğilimi, her kötülüğün özellikle ‘’ses getiren’’ kötülüğün ardında bir travma, bir sebep veya kötü bir çocukluk dönemi arama girişimleridir. Genellikle ‘’adını duyurmuş’’ tüm katillerin geçmişlerinde ya katilin ifadeleriyle ya da yapılan araştırmalar sonucu bu tarz bilgiler de bulunur. Katil bir anda hayatının, travmatik geçmişinin kurbanı ilan edilir ama bu sonucu değiştirmez, yasalara göre idam veya başka yollarla cezalandırılır. Akıl hastasıysa da bir tımarhaneye yollanır. Ancak bu yapılan şey, yapılanın sonucunu değiştirmediği gibi, sadece kötülüğü olağanlaştırmaya hizmet eder.


Aksini beklemediğim şekilde Suicide Squad filmi de bunu yapıyor. Kötü karakterlere travmatik noktalar ekliyor ve katilin bir kurban olması durumuyla karşılaşıyoruz. Aynı şey iyi olduğunu varsaydığımız karakterlere de yapılıyor tabii. İşte bu yüzden karakterleri iyi bir şeyler yaparken izlemek gözümüze pek dokunmuyor. Ama şunu unutmayın, Ted Bundy’nin 1989 yılına kadar polislerle yaptığı işbirliği nasıl ki sıradan insanların faydasını gözeterek yapmış olduğu bir şey değilse, bu karakterlerin yaptığı da insanların faydasını gözeterek yapmış olduğu kahramanlıklar değil. İnsanların Ted Bundy gibi bir katille tanışmasından beri, sinemada gördüğümüz özgüvenli, karizmatik, yeri geldiğinde bilgili katilleri her izlediğimizde Ted Bundy’den ilham alındığını görmek zor değil. İşte Suicide Squad filminde de izlediğimiz kötüler, özellikle ana karakter olan kötüler de bunun tekrar edilişi.


Bu incelemeyi geciktirdiğimde film hakkında yapılan yorumları okuma fırsatı elde ettim. Film hakkında en çok şikayet edilen şeyin, kötü karakterlerin yeterince kötü olmadığıydı. Şaşırtıcı ve düşündürücü… Ne yazık ki… Aslında Hannah Arendt’in kaygılandığı eşiği çoktan geçtiğimizi gösteren bir belirti. Yahudi Soykırımı’nı kastederek anlama kapasitesini aşacak denli kötülüğün anlama yetisinin kavramlarıyla doğallaştırılmasından endişe duymuştur mesela Hannah Arendt. Bir makaleden alıntılayarak daha net ifade edecek olursak, ‘’Arendt’in kaygısı, bu tür bir kötülüğü bir kez anlama yetisinin sınırlarına çektiğimizde sanki normal, olağan ve akla uygunmuş gibi düşünme tehlikesine düşeceğimizdir.’’ Öyle de olmuştur, insanlar Yahudi Soykırımı’nı çoktan aşmış, üzerine espriler üretecek konuma gelmiş, ortaya terör örgütleri çıkmış ve vahşi öldürme yöntemlerini reklam olarak kullanarak, insanların kötülüğü anlama ve bir noktadan sonra doğallaştırma çıtasını çok yukarılara çekmiştir. Öyle ki, kötülükten beklenen şeyin artık ne olduğunu kestiremiyoruz.


İşte yine başladığımız noktaya dönebiliriz. Kötülük, tıpkı iyilik gibi doğuştan içimizde olan bir güdüdür. Ve Alain Badiou’nun da dediği gibi ‘’Her kolektif iyi iradesi kötüyü yaratır.’’ Yani Superman veya Batman, Spider Man veya diğer birçok çizgi roman karakterinin ilk sayılarında gördüğümüz o eli silahlı hırsızlar, beceriksiz çeteler ve benzerleri de bir dönemin kötüleridir. Ancak kolektif iyi iradesi, zaman geçtikçe kötülüğün alanını genişletmiş, kötüyü daha vahşileştirmiş, vahşileşmesi için ideolojik, psikolojik –ve yeri geldikçe dini- imkanı da sunmuştur. Bunu potansiyel bir kurban olarak, kötülerin dışındaki insanlar yapmıştır. Alain Badiou, Etik adlı kitabında ‘’Böylece etik insanı bir kurban olarak tanımlar… İnsan kendini bir kurban olarak tanıma kudretine sahip varlıktır.’’ der ve buna karşı çıkar; ‘’Elbette insan bir hayvan türüdür. Ölümlü ve yırtıcıdır. Ama bu özelliklerinin hiçbiri insanı canlılar dünyası içinde ayrı bir yere koyamaz. Cellat rolündeki insan sefil bir hayvandır, ama buna, kurban rolündeki insanın da genelde daha değerli bir şey olmadığını ekleme cesaretine sahip olmamız gerekir.’’



Film hakkında yorumuma gelecek olursak, Tim Burton’dan sonra ilk defa aynı görselliği yakalayabilen David Ayer, bundan sonraki projelerde kesinlikle bulunması gereken bir yönetmen. Kullandığı renkler, yarattığı atmosfer, Batman Returns filminden beri özlediğimiz atmosferi bize kesinlikle aratmıyor. Özellikle Batman'in bir ara sokakta Deadshot ile yüzleşmeden önce sokağa inişi,  Joker’in Harley Quinn’i ilk kurtarma girişimindeki her kare, bana eski Batman filmlerini anımsattı.  Joker’in Harley Quinn’i kurtardığı son sahne ise tam Joker’e yakışan bir tarzdaydı, açıkçası Jared Leto, kısa da olsa sunduğu Joker rolüyle gelecek filmler için gelecek vaat ettiğini kanıtladı. Ayrıca bu yeni Joker hakkında yapılan eleştirilerin hiçbirine kendi adıma katılmadığımı belirteyim. Ve bir de, Joker ile Harley Quinn aşkını Harley Quinn’in gözünden izlemek de ayrı bir keyif oldu, yine Harley Quinn’in eski kostümünü efsanevi Alex Ross çizimine atıf yapılmış şekilde izlemek daha bir güzeldi. Margot Robbie, neredeyse tüm filmi sırtlayan kişi ve sonrasındaysa Deadshot rolünde Will Smith… İkisi beraber filmin ağır yükünü sırtlayarak altından kalkmışlar diyebilirim. Filme yöneltilen birçok eleştiriye katılmadığımı belirtmekle beraber, filmin esaslı handikapı sonu. Yani bu denli büyük bir olay yaşanmasına rağmen herhangi bir iyi karakter, Batman, Flash, Wonder Woman veya Aquaman ya da bir sürpriz yapılarak Shazam –neden olmasın ki, kötülerimiz de Tanrılar aleminden sonuçta- yani kısacası aklınıza gelecek hiçbirinin ortada olmaması. Ki bunun düşünülmeyişi de filme büyük bir eksi olarak geri dönüyor.

 
Evet, artık sona geldik. Düşünürler hakkında en güzel şey, bizlere aktardığı düşüncelerini yorumlamaktır ve her yorumun da kendine has özellikleri vardır. Biz çizgi roman için yorumlayacak olursak, kurban rolündeki insanlar olarak –yani bir noktada çizgi romanda bize sunulanın belirleyicisi olarak- eğer bugün kötü karakterler bizlere yeterli gelmiyorsa, sıkıntı yazarın yaratıcılığının yok olmasında değildir. Sıkıntı, kötüden ne beklediğini bilmeyen ‘’kurbandadır’’. Yani Kingpin, Doctor Doom, Lex Luthor, Parasite ve hatta elindeki tabancasıyla hırsız gayet kötü karakterlerdir, fazlasıyla. Ancak bunun okuyucuya yeterli gelmediğini görüyoruz, yazarların da artık bu isteğe cevap veremediğini… Kahramanların bile birbirine düşmek, meydan savaşları yapmak zorunda kaldığı, espri yapan bir Lex Luthor görmeye bile tahammül edilemediği bu dönemlerde –öyle ki travmatik bir geçmişin bile artık yeterli olmadığı, bunun yanında kötüden soğukkanlılık ve ciddilik, mümkünse daha karanlık bir sicil beklendiği- aslında sorgulamamız gerekenlerin bizler olduğunun farkına varmalıyız. Kurban rolündeki insanın, kötülüğe sunduğu imkanı ve sınırsızlığı bir kenara bırakarak, yasaklar ve cezalar bazında iyilik tanımı yapmaktan vazgeçip, gerçekten iyi olan üzerinden kötülük tanımı yapmaya başlayarak kötülüğün alanını sınırlandırması ve kendine biçtiği potansiyel kurban rolünden sıyrılması gerektiğini, çizgi roman okurken –veya uyarlamalarını izlerken- bir kez daha anlıyoruz.

Yorum Gönder

[disqus] [facebook]

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget