Vertigo Okumaları #1 - Preacher | Tanrıya Vaaz Veren Adam

Jesse Custer, Tulip ve Cassidy üçlüsünün öyküsü Preacher çizgi romanına bir bakış attık!


DC Comics'in çok uzun yıllardan beri hayatına devam eden bir alt şirketi var: Vertigo. Şirket bünyesinde çıkan ilk çizgi romanlar bizzat DC Comics bünyesinde çıkarılamayacak kadar sert ve ciddi serilerdi. Örneğin Green Arrow serisi DC Comics etiketiyle yayınlanırken Mike Grell'in çok daha karanlık bir tonla yeni bir anlatım yoluna gittiği serisi Vertigo etiketiyle çıktı. Bu yayın isminin altında çok fazla kaliteli yazar meyve verdi; Alan Moore, Neil Gaiman, Grant Morrison ve daha niceleri. Yine bu çatı altında birçok kahraman filiz verdi; Swamp Thing, Sandman, John Constantine ve yine birçok ikon.

Vertigo'nun yayınladığı serilerin en güzellerinden birisi de Garth Ennis'in kalemini koşturduğu, Steve Dillon'ın fırçasını batırdığı Preacher serisiydi. Toplamda 75 sayı süren serinin 66 sayısı ana hikayeyi anlattı, 5 sayısı tekli sayı oldu, 4 sayısı da bireysel bir mini seriydi. 1995 ve 2000 yılları arasında yayınlanan Preacher'ı bu aralar AMC'nin yayınladığı uyarlamasından da tanıyor olabilirsiniz.

Bu yazı spoiler içermeyen ama Preacher çizgi romanı hakkında aklınızda en azından birkaç bilgi ve yorum kırıntısı bırakacağını umduğum bir yazı olacak.

Preacher, Teksas'ta küçük bir beldedeki bir vaiz olan Jesse Custer'ın hikayesini anlatır. Göklerde yasaklanmış bir ilişkinin sonucu olarak doğan Genesis ismindeki bir güç Dünya'ya iner ve vaiz Custer ile birleşir. O andan itibaren Jesse'nin elinde Genesis'in gücü olur. Genesis, aslına bakarsanız tanrının 'kelam' kudretidir. "Ol deyince olur" cümlesiyle tanımlayabileceğimiz bu kudret, Jesse'nin insanlara söylediği her cümleyle onları kontrol edebilmesini sağlar. Bir nevi Jessica Jones'tan hatırlayacağınız Kilgrave gibi. Daha sonra da Jesse, Genesis doğduğunda Cennet'teki tahtından ayrılmış olan Tanrı'yı kelimenin tam anlamıyla bucak bucak aramaya başlayacağı bir yolculuğa çıkar. Bu yolda da yanına eski sevgilisi Tulip ve vampir Cassidy ona eşlik eder.


Preacher'da en çok dikkat çeken şey, anlatım dili. Sadece diyalogları kast etmiyorum, buna çizimler, renklendirmeler ve tasvirler de dahil. Garth Ennis, çizgi romanlarında ağzı bozuk karakterler kullanmak istediğinde bunun hakkını gerçekten de veren bir yazar, diyalogları oldukça sert, küfürleri ziyadesiyle yaratıcı ve dokunduğu konular da hassas. Garth Ennis'ten belki bu yüzden nefret ediyor olabilirsiniz, hatta yazarı bu yüzden de seviyor olabilirsiniz. Ama Ennis'in, sizin ne hissettiğinizi umursamadığını da her kelimesinde hissetmeniz mümkün, öyle bir yazar bu adam. Öyle ki okuduğunuz bazı diyaloglarda, ailenin yanındayken televizyondaki filme sevişme sahnesi geldiğinde hissettiğiniz ''burada ne olduğuna dair hiçbir fikrim yok'' hissini yaşayabiliyorsunuz. Yani bu serinin yazıları edepsiz, ama tam da usulüne göre, damakta bir tat bırakırcasına, keyif verircesine bir yazınsal edepsizlik bu. Seçilen kelimelerin zenginliğini görmek bu serinin güzelliklerinden.

Yazılı kısmı geçtiğimiz zaman karşımıza çizimler geliyor. Steve Dillon'ın zaten kendisine has bir tarzı var. Bunu sevmiyor olabilirsiniz ancak çizgilerinin jenerik değil, tamamen Dillon'a özgü olduğunu kabul etmeniz gerek. Dillon karakterleri gerçekçi bir şekilde çizmek için uğraşmıyor, yeri geliyor kolları Temel Reis'inkilere benzeyen adamlar çiziyor, yeri geliyor Looney Tunes'un Elmer Fudd'ını kendisine uyarlıyor. Bu özgünlük de dergiye bambaşka bir hava katıyor. Karakterleri rollerine ve dahil oldukları hikayelere daha iyi oturtuyorsunuz, olan şeyler ne kadar absürt olursa olsun yadırgamıyor, çizimin tanıdıklığına kendinizi kaptırıyorsunuz. Ancak Dillon asıl numarasını bize şiddet sahnelerinde ve bizzat korkunç sahnelerin tasvirlerinde gösteriyor. İşkence, savaş, çatışma ve korku odaklı sahnelerde, bu gerilim ve korkunçluk elementleri sahnelerin şiddetini başarıyla arttırıyor. SAW filmlerinin zaman içinde tamamen bir şiddet pornosu serisine döndüğünü hepimiz biliyoruz, şimdi o serideki karanlık/kan gölü/acımasızlık üçlüsü arasında dönüp duran sahneleri, tanrı kudretindeki bir adamın gazabıyla birleştirin, işte size Preacher'ın görsel dili. Kısacası, Preacher serisi, her sayısının kapağında belirtildiği gibi: YETİŞKİNLER İÇİN bir seri.


Preacher'ın baş karakterleri, okuyabileceğiniz en üç boyutlu karakterlerden. Jesse, Tulip ve Cassidy her şeyden önce iyi insanlar değiller. Kesinlikle birilerine iyilik yapmak gibi bir niyetleri ya da amaçları da yok. Hatta geçmişlerinde bile yaptıkları iyiliklerin sayısı belli bir sayıdan öteye geçmez. Biraz kötü insanlar. Zamanında başkalarının canını yakmış, kimilerini üzmüş, kimilerini hayal kırıklığına uğratmış kişiler. Süper kahraman janrında, kahraman bildiğiniz gibi kendisine yakın olanları, onlara zarar verme korkusuyla uzaklaştırmaya meyillidir hep ancak söz konusu bu üçlü olduğu zaman, hiçbir zaman böyle bir çekinceleri olduğunu görmüyoruz. Evet, Jesse, Tulip'e karşı her zaman biraz daha korumacı bir karakter ancak genele vurduğunuzda onun da içi çürümüşlükte diğerlerinden kalır yanı yok. Yani, sokakta karşılaştığınızda, yüzünüzü öte yana çevireceğiniz, kaybetmiş tipler. Ancak bu üçlü tamamen kötü insanlar da değiller. Hata yapıyorlar, evet ancak pişmanlık duymayı da biliyorlar. Cassidy, felaket birisi olmasına rağmen yaptıklarının sonucunu, kendisine zarar verecek kadar düşünen bir adam. Jesse yaralı bir adam. Korkunç bir çocukluk geçirmiş, başkaları tarafından itilip kakılmış, kendi yolunu çizmek için çabalamış ama hep mağlup olmuş bir adam. Tulip'se çizgi romanlardaki en sağlam kadın karakterlerden birisi. Kendi kendisine yetebilen, kimsenin yardımına ihtiyacı olmayan, tamamen özgür, tamamen bireysel bir kadın. Tulip'in mükemmeliğini anlamak için Ennis, erkek karakterleri Tulip'in yanında aptala çevirmiyor güçlü kadın karakter yazmanın ne olduğunu bilmeyen birçok yazarın aksine. Diğer karakterler Tulip'in yanındayken aynılar ancak Tulip'in, hepsinin içinden yükseldiğini kolaylıkla fark edebiliyorsunuz.


Tüm bu güzel şeylerin ötesinde, Preacher'ın en mükemmel yanı, kötü adamları. Sayıları çok fazla, Odin Quincannon, The Allfather, Herr Starr, Jesse'nin ailesi, Saint of Killers ve belki de bizzat Tanrı'nın kendisi. Ve hiçbiri birbirinin kopyası insanlar değiller ya da yine süper kahraman türünde kahramanın zıttı olarak yer bulan kimselerden değiller. Hiçbirinin Jesse ile bir benzerliği yok ancak kendilerini, Preacher'ın düşmanı olmak için kusursuz bir şekilde konumlandırıyorlar. Kötüler yer yer iğrençler, yer yer absürtler. Fakat yukarıda da dediğimiz gibi Dillon'ın kendine has tasvirleri, bu iğrençlik, absürtlük ve kötülüğü mükemmel bir şekilde harmanlıyor ki karakteri gördüğünüz anda içinizden kusma hissi gelsin. Kötülerimiz genellikle Jesse'nin tanrıyı arayışında yoluna çıkan kişiler olsa da yer yer daha farklı kişilerle de tanışıyoruz. Hiçbir şeyi umursamayan, gözü kara, Cennet'ten Jesse'yi öldürmesi için gönderilen acımasız Saint of Killers, Jesse'ye hayatı zindan etmiş ve hala etmeye niyetli, korkunç bir çiftliği işleten büyük annesi ve yardakçıları, korkunç planları ve berbat talihiyle Herr Starr ve sizi okuduğunuz cildi bitirdiğinizde bir müddet et yemekten uzak tutmayı başarabilecek iğrenç Odin Quincannon'ı ile rengarenk bir düşman galerisi bulunmakta Vaiz'in.


Peki, bu serinin derdi ne?

Bu serinin yola çıkış noktası, Vaiz Jesse Custer'ın, Tanrı Cennet'i terk ettikten sonra onunla oturup konuşmak için öfkeyle kalkması. Jesse, Tanrı'nın bizi hiç umursamadığını, Cennet'teki tahtından kalkmayan bir adam olduğunu ve kendi keyfi bozulunca da kaçıp gittiğini düşünüp bunların hesabını sormaya, Dünya'yı başıboş bırakmasının ceremesini çektirmeye gidiyor. "Yüzlerine baktığımda, Yüce Tanrı'nın dualarımı alıp kıçını silmeye tuvalet kağıdı olarak kullandığını anladım" diyor Jesse ve Dünya'nın halini Yüce Tanrı'nın karşısına çıkardığında da aynısını yapıp yapmayacağını merak ediyor.

Ancak durum sadece bundan ibaret de değil. Seri boyunca, Tanrı'nın Dünya'yı bu başıboşluğuna bırakmasının ertesinde büyüyen kötülüğü farklı timsallerde izletiyor bize Ennis ve Dillon. Dini kullanarak korkunç şeyler yapan insanlar, Tanrı'nın adına şeytanlaşan kimseler, kör talihle hayatını mahveden garipler, işkenceciler, berbat topluluklar ve iğrenç ailelerle dolu bir karnavalı geziyoruz sürekli. Yani, seri boyunca okuduğumuz kötü karakterler, aslında bir nevi Jesse'nin Tanrı'ya hesap sormak için elinde biriktirdiği kozlar oluyor son noktada. Serinin anlatmaya çalıştığı, duyurmaya çabaladığı şey de biraz bu. Tanrı eğer insanoğlunu umursuyor olsaydı ne çocuklarına acı çektiren aileler, ne insan emeğini sömüren sivrisinekler ne de dini kullanıp çevresindekileri akılsız kuklalara çeviren canavarlar diledikleri gibi at koşturabilirlerdi. İşte bunların özgür olmalarının tek sebebi de zoru görünce tahtından kaçan Tanrı'dır diyor Jesse Custer kısaca.



Pekala ama tanrı kusursuzluğunda olamaz bu seri değil mi?

Tabii ki Preacher'ın tam da başaramadığı bazı şeyler var. Yer yer tanrı arayışındaki Jesse'nin isyanlarını yeterince bir yetişkinlikle algılayamayabiliyorsunuz. Bazı noktalarda "tanrının bizi umursamıyor olması" fazlaca yüzeysel geçilmiş ve tabir yerindeyse ergence kalmış. Genesis gibi bir varlıkla birleşen bir adamın, üstelik bunun da bir Vaiz olduğunu düşünürsek, tanrının gözden çıkarması konusunda daha altı dolu şeyler söyleyebileceğini beklersiniz. Özellikle Jesse'nin bir vaiz olmasının bu konuda etkin bir rol oynayacağını düşünürsünüz ancak vaizliğin etkisini çok ama çok az görüyoruz. Sadece tanrıyı arayan kişinin bir vaiz olması gibi bir ironi yapılması için seçilmiş bir meslek gibi duruyor. Ben kendi adıma seri içinde birçok kez Jesse'nin İncil'den alıntılar yaparak konuşmasını, tanrıyı arayışını ve tanrıya öfkesini bunun aracılığıyla anlatmasını beklerdim.


Toparlayacak olursak Preacher belki tanrıyı arayış konusunda mükemmel bir hikaye anlatmıyor size ancak kusurlu, bozuk, hasta insanların, kusurlu bir dünyada yaptıkları yolculuğu, karşılaştıkları bozuk insanları mükemmel bir şekilde anlatmayı başarıyor. Hikayesi baştan sona dopdolu geçen Preacher, kendisini de bir solukta okutmayı başaran korkunç derecede sürükleyici bir eser. Eğer hiç Preacher okumamışsanız, bir şans vermenizi kesinlikle hak ediyor. Ancak okumuşsanız, sizi Herr Starr'ın 1001 farklı peruğuyla selamlıyorum!

Yorum Gönder

[disqus]

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget