Okumalar: Wonder Woman (2017)


‘’Savaş her şeyin babasıdır ve her şeyin kralıdır. Bazılarını Tanrılaştırır, bazılarını sıradan insan yapar; bazılarını köleleştirir, bazılarını ise özgür kılar…Savaşta ölenler hem Tanrılar hem de insanlar tarafından onurlandırılırlar’’ demiştir Heraklitos bundan yüzyıllar önce. Savaşı kutsamıştır da. Her gün izlediğiniz onca programda, filmde; okuduğunuz çizgi romanlarda veya diğer kitaplarda; olabilecek her mecrada ve sosyal alanın her noktasında önümüze çıktığında yaparız bunu. Savaşı olumlamak şeklinde yapmayız bunu ama kutsarız. Bunun bir sebebi vardır, ölümler boşa olmamalıdır, hele ki en temel güdüsü hayatta kalmak olan insanın hayatını ortaya koyacağı bir konuda onu motive etmek gerekir ve yapılan da budur. Yaptığı şeyi sadece ‘’ölmek’’ olarak adlandırırsanız muhtemelen savaşa gönderecek kimseyi bulamazsınız. Bir dava veya bir vaat hiç değilse dünyevi bir ödül, tarihin bilindik zamanlarından günümüze bilindik taktikler…

Wonder Woman da bunu yapıyor, savaşı ve savaşmayı kutsuyor görünenin ötesinde. Tıpkı Nietzsche’nin dediği gibi; ‘’Pek çok asker görüyorum, pek çok savaşçı görsem keşke!’’ cümlesinden hareketle başlıyor film, Diana’yı ne doğarken görüyoruz ne de kundakta, sadece savaşmayı isteyebilecek ve savaşçı ruhunu bize gösterebilecek yaştayken çıkıyor karşımıza. Ve Themyscira günlerinin tümünde de savaşçı olmak için yetiştirildiğini görüyoruz, öncesi yok, aradaki anlar yok, hikayeler bile şanlı savaşlar üzerine kurulu. Ares’in gelişini ve ardından kazanmayı umdukları ebedi barışın gelmesini isteyen Amazonlar mı? İkinci kez aynı evren içinde Platon’un mağara alegorisini görüyoruz, mağaralarla dolu Themyscira’nın kendisi de aslında bir mağara. Esas gerçek ise elbette dışarıda gizli; gölgeler, yani anlatılan hikayelerdeki insan profili ise Diana tarafından dile getiriliyor; ‘’Zeus insanları adil, bilge, güçlü ve tutkulu olmaları için yarattı.’’

‘’Eskiden Dünya’yı kurtarmak isterdim. Bu güzel yeri. Ama o zamanlar çok az şey biliyordum… Ve insanlıksa… İnsanlık başlı başına ayrı bir hikaye. Gerçekle yüzleşmeyi göze almak zannettiğinizden daha zordur. Bunu zor yoldan öğrendim. Çok uzun zaman evvel. Şimdiyse bir daha eskisi gibi olmayacağım’’ cümlelerini daha film başlar başlamaz duyduğumuzda, ki bu konuşma günümüzde geçer, zaten Diana’nın kendi bildiğinin ne olduğunu –yukarıdaki paragrafta geçen cümle- ve gerçeğin ne olduğunu film bize göstermek zorundadır. Film, Platon alegorisiyle de alt metinsel açılışını böylelikle yapar. Bize düşen de gerçeğin ne olduğunu görmektir.

Diana zaten insanların içine karışacak, böyle olmazsa zaten film olmaz, bunun aracısı olacak kişi de Steve Trevor. Fakat ilk karşılaşmanın görsel olarak anlatılış şekli oldukça manalıdır, Diana oldukça yüksek bir tepedeyken aşağıya doğru atlar, bu aslında insanın seviyesine –Steve vasıtasıyla- inişi de simgeler, ve evet, filmde yapılan alegori gereği bu yüceliğin kaybı manasına da gelir. Sonrasında da insan seviyesine inişin manasını görür ve kendimizi çatışma içinde buluruz. Sonrasında doğruluk kemendinin etkisi altındayken de yine savaşı dinler ve Steve’den ‘’Sanki savaş hiç bitmeyecekmiş gibi’’ yorumunu da duyarız. Dinlediğimiz şey hem Diana için motivasyon kaynağı hem de insanların seviyesiyle alakalıdır, iki görevi de beraber görür. Buraya kadar anlattığımız kısımlara tekrar döneceğiz ama farklı şekilde.



Steve’in bahsettiği savaş I. Dünya Savaşı’dır. Savaşın hikayesini medyada-sinemada fazla göremesek de biliyoruz. Savaşta yer alan devletleri ve taraflarını burada anlatmayacağım. Ancak savaşı uzun uzun anlatan kaynaklarda da göreceğiniz bilgilerden karşılaştığınız şey Thukydides Tuzağı’dır. Bu tuzağı şöyle anlatalım; iki farklı güç düşünürsek ve bu güçlerden birinin egemen güç ve diğerininse yükselmekte olan güç olduğunu kabul edersek, yükselen gücün egemenin yerini almak istemesi ve egemen gücün kendi yerini korumak istemesiyle beraber bu nedenle giriştikleri mücadeledir, ki genellikle savaşla sonuçlanır. Tıpkı I. Dünya Savaşı’nda ve II. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi. İşte filmde General Ludendorff ile Diana dans ettiklerinde Ludendorff’un alıntı yaptığı kişi de Thukydides’tir. Alıntı yapılan tarihçinin kayıtlara geçmiş bir sözü de ‘’Mutluluğun sırrı özgürlüktür, özgürlüğün sırrı ise cesarettir’’ olup, muhtemelen Nietzsche’nin ‘’İyi olmak nedir diye soruyorsunuz. Cesur olmak iyidir’’ sözüne de kaynaklık yapmıştır. Muhtemelen Nietzsche’nin ‘’Barışı sevmelisiniz, yeni savaşların aracı niyetine. Ve kısa süren barışı. uzunundan daha çok sevmelisiniz’’ sözü de yukarıdaki Thukydides’in sözü ile ilişkili denilebilir, nihayetinde –işi gereği- Nietzsche Yunan metinleriyle oldukça içli dışlıdır. Ve neden konuyu Nietzsche’ye bağladığımı da yazının ilerleyen kısımlarında anlayacaksınız.

En ünlü Yunan tarihçisi Heredot’tur, Thukydides ise onun çağdaşı olan bir diğer ikinci tarihçidir. Oysa tanrıları anlatan bir filmde Heredot’un tarihçiliğinden alıntılar yapılması daha doğru olmaz mıydı? Sonuçta Heredot’un tarihçiliği buna oldukça müsaittir, ama işin aslı öyle değil. Thukydides’in seçilmesinin ikinci nedeni ciddi bir tarihçi oluşu ve tarihsel olayları siyasetle beraber ele alışıdır. Siyaset de takdir edersiniz ki bu filmin önemli kısımlarından biridir. Savaş Üzerine kitabı belki duymuş veya görmüşsünüzdür, Clausewitz’in en önemli eseridir ve orada bizi burada tamamıyla ilgilendiren bir cümle vardır; ‘’Savaş, politikanın başka araçlarla, şiddet ve kanla devamından başka bir şey değildir’’ demektedir. Ayrıca kendisinin Hegel gibi sonradan Marx’a da öncül olacak isimlerden etkilendiği söylenir, Marksistlerin ise Clausewitz’den etkilendiği zaten muhakkaktır. Fakat bir diğer söylenense Clausewitz’in, Immanuel Kant felsefesi üzerine de eğildiğidir. Bu nokta çok önemli, çünkü yazının geri kalanında çok önemli olacak. Ayrıca I. Dünya Savaşı’nda uygulanan taktiklerin kaynağı da yine kendisiyle ilişkilendirilmektedir, bu apayrı bir araştırma konusudur. Clausewitz konusuna ise tekrardan döneceğiz.

Gelelim Immanuel Kant’a… Savaş ile barış üzerine en önemli düşünceleri olan filozoftur, hatta yaptığı tespitler I. Dünya Savaşı’nda gerçek de olmuştur. Ne demiştir Kant? ‘’İçinde gizlenmiş, saklı yeni bir savaş nedeni ve malzemesi bulunan hiçbir antlaşma, bir barış antlaşması olamaz’’ demiş ve devam etmiştir, ‘’Hiçbir devlet, savaşta, ileride barış yapabileceği zaman, devletlerin birbirlerine karşılıklı güven duymalarını olanaksız kılacak yollara başvurmamalıdır; bu yollardan bazı örnekler şunlardır: Düşman ülkesinde suçsuz kimseleri öldürmek, zehirleyici maddeler kullanmak, antlaşmalara aykırı hareket etmek, düşman uyruğunu kendi devletine karşı ihanete kışkırtmak’’ diyerek, tarih kitaplarında bol bol okuduğumuz noktalara yaşanılandan çok önce parmak basmıştır. Ayrıca okuduğumuz satırlarda Ares’in kullandığı taktikleri de kimden aldığını öğreniriz; ‘’Benim tek yaptığım, kendilerini yok etmelerini umarak asla sadık kalamayacakları bir ateşkes düzenlemek oldu’’. Tabii bu ateşkes antlaşmaları da sonradan Versay Barış Antlaşması ve Sevr Barış Antlaşması olarak doruğa da ulaştı, orası apayrı bir konu. Anlayacağınız II. Dünya Savaşı, koşullarını Ares’in yarattığı bir miras da olmuştur diyebilir miyiz? Elbette.


Ve geldik General Ludendorff’a. Bu kişi gerçekten  I. Dünya Savaşı’nda savaşmış çok önemli bir general. Clausewitz’den fazlasıyla etkilenmiş bir isim, hatta onun Savaş Üzerine adlı kitabından çıkardığı sonuçları da Topyekun Harp şeklinde ikinci ayrı bir kitaba dönüştürmüş ve teorileştirmiştir de. İsmi zaten ne içerdiğini az çok ele veriyor. Kendisi çok önemli bir isim çünkü Almanya İmparatorluğu’nun savaş esnasında alınan kararlarında oldukça etkilidir. Tabii Osmanlı İmparatorluğu’nda nasıl ki kabak Enver-Talat-Cemal yönetiminin başına patladıysa, Almanya İmparatorluğu’nda da General Ludendorff’un başına patlamış ve ülkeden kaçmıştır, Hitler’in çağrısıyla 1919’da ülkesine yeniden dönmüş, uzunca süre Hitler’e gönül ve destek vermiş ayrıca 1923 yılındaki Hitler’in organize ettiği Birahane Darbesi denilen başarısız da bir darbe girişimine de katılmıştır. Ülkeye döndükten sonra I. Dünya Savaşı’nın diğer komutanlarından olan Hindenburg’a karşı 1925 yılında seçime girmiş ve seçilememiştir ancak siyasette etkili olmaya devam etmiştir. I. Dünya Savaşı’nda ordunun çekirdeğini koruyarak II. Dünya Savaşı’na kadarki süre içerisinde eskisinden daha güçlü olmasındaki payı çok büyüktür, Hitler’in Yahudi karşıtı söylemlerinin çekirdeği de yine kendisinden çıkmadır. Anlayacağınız, 1937’deki ölümüne kadar Alman halkının kaderinde çok önemli roller oynamış, kimi dönemin kahramanı kiminin de haini olmuştur. İşte General Ludendorff’un filmde çizilen portresini de yukarıda anlatılanlara göre düşünürseniz, karakteri kavramanız çok daha kolay olacaktır.

Yazıda savaştan ne kadar da çok bahsettik değil mi? Yine Kant’a dönelim o zaman. Kant’ın Ebedi Barış Üzerine Felsefi Deneme adlı eserini okuyanlar bilir, bugünün karşımıza çıkan birçok unsuru da bu metinde vardır, daha doğrusu temeli bu metinde vardır. Başka metinlerde insanın doğa durumundan bahsederken ‘’…Bir arada yaşayan insanlar arasındaki doğal durum bir barış durumu değil ama her zaman ilan edilmiş olmasa bile, her an patlayacak gibi görünen bir savaş durumudur’’ diyerek savaşın insanlar arasında sonradan vuku bulan bir şey olmadığını belirtmiştir. Zaten metinde yazanların çok küçük bir kısmını yukarıda okuduk, burada da küçük bir özet geçmek gerekirse; ‘’Her devletin esas teşkilatı cumhuriyetçi olmalıdır, devletler hukuku hür devletlerden kurulu bir federasyona dayanmalıdır, Dünya vatandaşlığı hukuku, evrensel bir misafirlik şartları ile sınırlandırılmalıdır (her yabancının geldiği memlekette düşmanca muamele görmemesi hakkı)…’’ gibi şartlarla yukarıdaki şartları birleştirince ebedi barış mümkün olur diye düşünmüştür Kant. Yani bir rejim ne kadar demokratikse o kadar barışçıldır diye de ayrıca bir kısaltma yapabiliriz. Ki bu da sonradan Demokratik Barış Teorisi’nin temeli olacaktır ki, demokratik rejimlerin birbirleriyle barış içinde yaşarken, demokratik olmayanlarla çatışmaya girebileceklerini söyler. Filmde tam da bunun karşılığı olan iki sahne vardır, ilki Diana ile Steve’in Savaş Konseyi’ne girdiğinde her kafadan bir ses çıktığı ve canhıraş şekilde tartışmaların yapıldığı sahnedir ki tartışmak da demokrasinin nimetlerindendir. İkinci sahne ise düşman devletlerin Savaş Konseyi’dir, bırakın tartışmayı olabildiğince ölüm sessizliği hakimdir ve en ufak bir tartışma belirtisinde Ludendorff içerideki herkesi de öldürür, yani demokrasi kesinlikle yoktur. İşte tam bu noktada, hepimiz Osmanlı İmparatorluğu üzerinden Türklerin kara propagandaya tabi tutulduğunu görmüştük ancak Türkler üzerinde alt metindeki esas propaganda tam da budur. Tehlikeli sular…

Buraya kadar hangi düşünürleri-kuramcıları filmde gördük? Platon, Immanuel Kant, Clausewitz, Friedrich Nietzsche ve tarihçi olarak da Thukydides. Bu isimlerle bağlantılı olarak da Hegel ve Marx’ı saydık. Platon ve Thukydides dışında hepsi Alman. Thukydides ise Alman tarihçiliğine yön veren bir isim olarak kabul edilir, bu da küçük bir not. Thukydides’i esas metinden ilk çeviren ise Thomas Hobbes, ki kendisini başka bir incelemede çok detaylı konuşacağız, bu filmde de izleri var ancak –neredeyse her filmde- daha çok görüşleri olumlanmak için kullanılan bir filozoftur.

Yukarıda saydığımız tüm düşünürlerin içinde barışı destekleyen ve bunun üzerine ciddi şekilde kalem oynatan bir yazar olan Immanuel Kant, filmde olumsuzlanmak için bulunuyor, daha doğrusu tersten okuması yapılmak için,  tıpkı Clausewitz gibi. Daha doğrusu filmde barış üzerine olan her şey de olumsuzlanmak için var. Mesela Immanuel Kant bir askerin aldığı emri sorgulamasını kesinlikle doğru bulmaz anacak Steve Trevor tam tersini yapar, gördüğümüz gibi bir ebedi barış hali yoktur, General Ludendorff ölmüştür ama II. Dünya Savaşı için gerekli ortam zaten oluşmuştur ve olacaktır.  Ve Clausewitz’in dile getirip, Ludendorff’un teorileştirdiği topyekun savaş haliyle de savaş kazanılamaz -bir kadın ve dört erkek yeterlidir-, ayrıca savaş politikanın bir devamı değil, politika savaşın devamı için vardır; Ares’te gördüğümüz gibi.


Fakat Nietzsche’nin filmin hem başı hem de sonu için çok önemli bir yeri vardır. Neden mi? Çünkü aynı zamanda hem kahramanda hem de düşmanda hayat buluyor, ki bu da her iki karakterin de Tanrı olmasıyla alakalı. Ki en önemli sahnelerdir, çünkü çok önemli bir detayı da barındırır, Ares’in yaptığı konuşmaların çoğunluğu doğruluk kemendine bağlıyken yapılır, yani –mecburen- gerçekler söylenir. ‘’Hep böyleydiler ve hep de böyle olacaklar. Zayıf, acımasız, bencil  ve büyük dehşetler çıkarmaya muktedirler. Benim tek istediğim tüm tanrıların, babamın yarattıklarının ne kadar kötü olduklarını görmeleriydi. Ama onlar bunu reddetti. Ben de onları yok ettim’’ ve kemende dolandığında ‘’Doğru söylüyorum. Ben savaş tanrısı değilim Diana. Ben hakikat tanrısıyım… Kulaklarına fısıldadım. Onlara yeni formüller ve silahlar için fikir ve ilham verdim. Ama bunları onlara ben kullandırmadım. Savaşı kendileri başlattı’’  cümlelerinde dediklerinin içten ve doğru olduğunu görürüz, keza kahramanımız da öyle. İşte burada Nietzsche’nin şu sözü aklımıza gelebilir; ‘’Kendi düşmanınızı aramalısınız ve kendi düşünceleriniz uğruna kendi savaşınızı vermelisiniz! Kendi düşünceniz yenilse bile, dürüstlüğünüz zafer çığlığı atmalı!’’, sanırım sahneyi aklınıza getirdiyseniz bu yazılanı da orada göreceksiniz. ‘’Yüreğinizdeki nefreti ve hasedi bilirim. Nefreti ve hasedi bilmeyecek kadar büyük değilsiniz’’ ve burada da Ares’in anlattığı insan profilini bulabilirsiniz. Ve ikisi arasındaki kavgada –son dövüşte- aslında iki farklı fikir çarpışır, iki farklı ve haklı fikir, ki bu da sizi zirve noktaya götüren olaydır; ‘’İyi bir dava savaşı bile kutsallaştırandır, diyorsunuz öyle mi? Ben de diyorum ki size: İyi bir savaş her davayı kutsallaştırır!’’
 
En başta Diana’nın yüceliğini kaybedişinden bahsetmiştik. Bu yüzden de Diana sürekli cezalandırılır, insan seviyesine inmenin bedeli ödetilir. Kurtardığı köy içindeki insanlarla yok edilir, Steve Trevor’un ölümünü görmek zorunda bırakılır, hatta bunları da geçin Batman v. Superman: Dawn of Justice filmine kadarki süreçte de tüm savaşları görmek zorunda kalır. Ayrıca Steve’in ölümü de buna sebep olduğundan dolayı ona kesilen bir cezadır, ironik bir şekilde Themysciralı Diana’nın hayatına bir uçakla dalmış ve bir uçakla da çıkıp gitmiştir. Bunların haricinde eğer Feminist teorilere girersek muhtemelen bu yazının sonunu göremezsiniz, o yüzden basit bir örnekle kısaca söyleyeceğim; en azından bizim okuduğumuz Feminizmde anlatılanlar oldukça basittir. Politikada erkeklerin egemen olduğu bugün bile kabul edilen bir gerçek, ve erkek egemen bu alanda da alınan karar olan savaşın da hem bu sistemin suçu hem de bu sistemi besleyen unsur olduğu savunulur. Ne demiştik? Savaş kutsanıyor. Savaşın kutsandığı bir filmde kim hangi Feminizmden bahsedebilir ki? Tabii filmde Diana -ve Amazonlar- dışında kadının adı yok, bu film kadınların değil daha çok süper kadınların filmi, erkeklerin yapabildiklerini sadece süper kadınlar yapabiliyor bu filmde. Neyse, anlatılanlara inanmayanlar hiç değilse belki biraz Emma Goldman okumak da isteyebilir elbette.
 
Bahsetmeyi vaat ettiğimiz her şeyden bahsettiğimize göre bitirelim, hem de Oscar Wilde’den güzel bir sözle bitirelim; ‘’Savaşa bir günah ve kötülük olarak bakıldıkça, o her zaman çekici ve büyüleyici özelliğini koruyacaktır. Ama ona kaba ve adi bir şey olarak bakıldığında, onun popüler ve halka mal olması son bulacaktır.’’

Yorum Gönder

[disqus]

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget