Okumalar: Iron Man 3 (2013)

Iron Man filmlerine başka bir bakış!


John F. Kennedy suikasta kurban gitmeseydi neler olurdu? Kimileri tüm Dünya düzeninin değişebileceğinden, ülkesinin demokrasisi adına faydalı işler çıkaracağından ve politika yoluyla Sovyetler Birliği ile uzlaşmaya varabileceğinden bahsederken kimileri ise kendisinin uyuşturucu bağımlılığından, Marilyn Monroe ile kaçamak ilişkisinden ve saldırgan politikaları olduğundan dert yanar, her iki görüş de ne doğrulanabilir ne de yalanlanabilir. Kimi kaynaklarda suikastın bilinmeyen sorumlusunu kendinden sonra başkan olan Lyndon B. Johnson olduğunu söyler, kimileri rakibi R. Nixon’u  sorumlu tuttu, kimileri de ülke içi güç odaklarını… İşin aslı, ordunun Vietnam’a düzenleyeceği bir harekata karşı olduğu ve direnç gösterdiği bilgisini doğru kabul edersek, Lyndon B. Johnson başkan olduktan sonra aldığı kararlarla ülkeyi uzun bir savaşın içine soktu, oysa askeri harekatlardan çok politik yolları tercih eden Kennedy’nin yöntemi tüm Dünya için olmasa bile hiç değilse kendi ülkesi adına daha sabır gerektiren ama ülke halkını da en az zararla işin içinden çıkaracak bir yoldu. Ancak bu sabır birilerinde yoktu, güç gösterisi ve korku daha mübahtı, sonuç olarak da politika savaşa kurban edildi. Sanırım biraz karışık oldu. O zaman, yeniden başlıyorum.

Politik açıdan kullanılan iki şey var, birisi resmi tarih ve diğeri de popüler tarih. Aslında her şeyin ötesinde yazın olarak tarih üçe ayrılabilir, bilimsel tarih olarak sadece bilgi-belge-dökümana dayalı olarak sebep-sonuç ilişkisi içinde sunulan kronolojik bütün, ülkelerin bir milli eğitim politikası olarak okuttuğu ve ülkenin mevcut ideolojisine ait bir yorumlama beraberinde resmi tarih ve de yazanın kendi penceresinden-ideolojisinden baktığı popüler tarih. Özellikle son ikisi bilim olmaktan uzaktır, fakat popüler tarih eğer önü alınmazsa gerçekle olan ilişkisini kopararak bir noktadan sonra yazan kişinin kendi kurgu dünyasını gerçekmiş gibi sunmasına yol açabilir.

İşte politik açıdan kullanılan tarihlerde de A.B.D. hakkında pek çok şey anlatılır, karanlık geçmişinden bahsedilir, kurduğu çıkar ilişkileri anlatılır, emperyalist nitelikleri vurgulanır ki buraya kadar eğer dökümanlı bir şekilde ve sebep-sonuç ilişkisine dayanarak yazılan bir tarih varsa sıkıntı yok, fakat bir noktadan sonra genellikle işler şehir efsanelerine, korku hikayelerine, mesnetsiz iddialara dönüşünce o artık tarih olmaktan da inandırıcı olmaktan da çıkıyor.

A.B.D. üzerine her ülkede kaç tane kitap çıkmıştır veya gelecekte yaşanacaklara göre kim bilir ne kadar kitap çıkacaktır da… Genellikle de kitapların çoğunda terör bağlantıları, kapitalist oligarşinin siyaset üzerindeki etkisi hatta siyasete direkt yön vermesi, silah ticareti, bölgesel güç dengeleri ve ülke içindeki iç sıkıntılar gibi pek çok şey bulacaksınızdır. İşte bu filmde de küçük bir kısmına kendi cevaplarını vermiş. Aslında üç filmdir yapılan bu, kötü niyetli iş adamları, ordu, siyaset üçgeni içinde yer alan kahramanımızın yönetmenlerin kendilerince verdiği cevaplara göre maceralarını izliyoruz. Fakat gelin görün ki, Jon Favreau’nun verdiği cevaplarla Shane Black’in verdiği cevaplar birbirinden farklı. Hatta Favreu işin içine siyaseti –kişi ve makam olarak- pek katmamasını da göz önünde bulundurursak Shane Black’in bu konuda çok daha cesur olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin ikinci filmdeki Senatör Stern, Tony Stark’a karşı cephe almıştı ve cezası da Captain America: The Winter Soldier filmiyle de kesilmişti, bir Hydra ajanı olduğu ortaya çıkmıştı. Fakat bu filmde Hydra yok, herkes kendi yaptıklarından sorumlu, tıpkı başkan yardımcısı gibi.


‘’Özel yapım terör tehdidi’’ dendiğinde de ülke içi odaklarla terörizm ilişkisini görürüz. Ya da Aldrich Killian’ın ‘’Yarın bu vakitlerde,  bir elimde batının en güçlü liderini diğer elimde de dünyanın en korkulan teröristini tutuyor olacağım’’ dediğinde de üçgenin birbiriyle olan ilişkisi ve siyasetin bu ilişkideki yerini görerek üçgenin en tepesine kapitalizmin yerleştirildiğini görürüz. Yani kendi iblislerini yine kendileri yaratırlar. Ayrıca terörizm dendiğinde insanların akıllarına ilk gelebilecek yerleri yine Tony Stark’ın ağzından duyarız; ‘’Uzak Doğu, Avrupa, Afrika, Kuzey Afrika, İran, Pakistan, Suriye, neresi?’’

Fakat cevap Miami’dir ve Tony Stark en başta buna inanmaz.

Filmde Bin Ladin’in ismi sadece bir kez zikredilse de, kaset ve görüntülerle tüm Dünya’ya mesajlarını ilettiğini biliyoruz, filmde –sonradan Trevor Slattery olduğunu anladığımız- Mandarin de aynı yöntemi kullanmakta. Örgütün kuruluşu uzun uzun açıklama yapmaya pek gerek yok, hala aktif olarak eylemlerine kendisi veya kendisiyle bağlantılı örgütler aracılığıyla devam ediyor, bugün kendisinden çok bahsettiren IŞİD’in kurucusu Bağdadi de geçmişte El Kaide ile bağlantılıydı. Fakat ilginçtir, bu kadar örgüte, örgütlerde bulunan kişi sayısına baktığımızda ve eylem kapasitelerini gördüğümüzde gelmeyen şey bu örgütlerin böylesine mühimmatı nereden elde ettiğiydi, ancak terör Asya’dan Avrupa’ya doğru dalga dalga yayıldıkça bunu sorgulamaya başladık, hala da sorguluyoruz ama sadece sorguluyoruz. Elbette bu sorgulamaya kadar gelebilmek için önce elinde silah tutmaya hazır birileri, silah tutması için de gerekli motivasyonu –ve garantileri- verecek birileri, sonrasında silah satacak birileri, o silahları alması için de para verecek birileri lazımdır, ki mantıken düşünülünce parayı veren namluyu da nereye doğrultması gerektiğini de söyleyecektir. İşte bu bağlantıların her birinde anonim olan birileri vardır, Aldrich Killian da bunu söyler; ‘’Anonimlik yani Tony… Her şeyi sahne arkasından yönetiyorsun.’’

Sovyetler Birliği ile A.B.D.’nin son çekişmelerinden olan Afganistan’da, Sovyetler Birliği ordusu çıkarma yaptığında bir yapılanmayı gördü, El Kaide. İşte o zamandan bu zamana savaşın taktikleri de değişti, artık fark ettik ki kendiliğinden bölünmemiş toplumlarda belirli ideoloji-hareket altında toplanmış insanlar yoluyla savaş devam edecekti, fakat Sovyetler Birliği tuzağa düşmüş ve Asya’daki pek çok savaşı –Kore, Vietnam ve iç savaş yaşamış pek çok devlet- görmesinden gelen bir özgüvenle sahaya inmişti, ama savaş artık biçim değiştirmişti, birbirine girmiş bir halk yoktu; gruplar, örgütler, güç odakları, baskı grupları, direnen hükümetler ve savaştaki belki de hiçbir kampa dahil olmayan masum halklar vardı. İkiye bölünmüş toplumda işleri yönetmek görece kolaydı ancak pek çok gruba bölünmüş bir toplumda işler o kadar kolay olmayacaktı, ayrıca kendisine olan desteği de dış toplumlarda adım adım kaybederken A.B.D. ile benzer bir taktiği uygulamanın da pek mümkün olmadığını görecektik. Ayrıca radikalizm de toprağa ekilmiş ve ilk ancak acemice mahsulünü veriyordu; 1980’lerden başlayıp 1990’lardaki boşlukta yetişip serpilen radikal eğilimler, bugün 2000’lerde de acı meyvesini tüm insanlara tattırıyor zaten. Terör iç politikada da oldukça etkili, Bush’un 2000’lerde topluma dayattığı yasaları eğer inceler veya hiç değilse biraz araştırırsanız, -hangi söylemlerle, ne şekilde- terörizm korkusuyla toplumların nerelere kanalize edilebileceğini de görmüş olursunuz. Bugün gördüğünüz tüm teröristler de, Killian’ın deyimiyle ‘’kötülüğe çehre kazandırmak’’ olan bir tiyatro oyunundan başka bir şey değil, ki bu manada Mandarin’in bir tiyatro oyuncusundan seçilmiş olması da gerçekten başarılı bir göndermedir. Tabii bu konuda elebaşlarının da ötesinde, örgütlerin içinde bulunanlara da bir yorum getiriyor yönetmen. Extremis projesinin başlangıcını ve üzerinde çalışılan denekleri gördüğümüzde, deneklerden birinin hayatındaki dönüm noktasını  ‘’Galiba sakatlığımın beni yenmesine izin vermeyeceğime karar verdiğim gündür’’ olarak açıklar, masum bir istektir ve projeye böyle güzel bir istekle katılır, ancak son gelinen noktada hepsi Aldrich Killian tarafından insanoğlunun evriminin sıradaki tekerrürü olmaya programlanmışlardır. Paragrafı bitirmeden yazmakta fayda var, Bush’un o dönem yaptığı terör, terörist tanımları o kadar kullanışlıydı ki, özellikle iç politikalarda devletlerin benimsediği ve çok rahat hareket etmesinin önünü açan bir noktaya evirdi tanımı.


Bir diğer gönderme de Iron Patriot üzerinden. Mesela Rhodes da bu isim değişikliğinin iyi olduğunu söylüyor en başta, fakat Tony zırhın kullanıcı adı ile şifresini sorduğunda, kullanıcı adının ‘’Warmachine68’’ ve şifresinin de ‘’Warmachinerox’’ olduğunu söylüyor. Aslında dış görünüşünün ardında o hala aynı şey, sadece sunumu daha sempatik. Aynı zamanda şifresindeki ‘’rox’’ bir kelime oyunu, esası ‘’rocks’’ diyerek küçük bir bilgi de verelim bilmeyenler için. Peki 68 ne? Doğum tarihi mi, ölüm tarihi mi, bir şeyi mi simgeliyor? Aslında 1968 yılı öyle bir yıl ki, üzerine çok şey konuşulur. Ancak bu inceleme için konuşacak olursak, Vietnam Savaşı’nın belki de en şiddetli geçtiği dönemdir ama aynı zamanda Gun Control Act of 1968 –1968 Silah Kontrol Yasası- de bu yılda geçmiştir ve silah endüstrisi ile bireysel silahlanma üzerine düzenlemeler içerir, kısıtlamalar getirilmiştir. Normalde bu yasanın fikir babası John F. Kennedy iken kendisi öldürüldükten sonra bir süre rafa kalmış ama ne acıdır ki, başkanlık yarışına katılmak üzere olan kardeşi Robert F. Kennedy de öldürüldükten sonra tekrar akıllara gelmiştir, ki filmde yapılan da bir ironidir, zaten zırhın yeni tasarımını da Killian’ın şirketi yapmıştır.

Happy’i hastanede ziyaret ettikten sonra, Tony’nin kapının önündeki gazetecilere ‘’Politika yok, eski usul intikam var’’ dediği sahneyle birleştirebiliriz artık her şeyi. Tony bu yöntemi kendine seçtikten sonra pişman olacaktır çünkü sevdiklerinin bundan zarar göreceğini anlamıştır. A.B.D. de Vietnam Savaşı ve ardından Irak Savaşı ile aynı pişmanlığı yaşayacaktır, hiç değilse sivil manada. Çünkü bu güç gösterisinin ardından sevdiklerini kaybetmiş veya kaybetme korkusu yaşamışlardır. Eski usul intikam tam da budur. İlk iki filmdeki savaşları tamamen bireysel ve hatta Rousseau’nun dediği gibi eşya münasebetiyle yaptığı savaşlardır. Ancak The Avengers filminde ilk defa koşullarını kendisinin belirlemediği bir savaşın içine girmiştir, bunun etkileri de ortadadır, ki bu savaş da yine koşullarını kendisinin belirlemediği bir savaştır ve okların hedefinde sevdikleriyle beraber vardır ve eski usul intikamla da zaten istediğini alamamıştır, ki bu iki filmde ama özellikle bu filmle Tony çaresizliğin ne demek olduğunu öğrenmiştir. Başkan Ellis’in kaçırılması esnasında da Başkan Yardımcısı Rodriguez’i ararlar ve yardım isterler ancak bu istek ellerinde patlar çünkü Başkan Yardımcısı Rodriguez zaten işin içindedir, piyonlardan birisidir, Başkan Ellis ölecek ve başkanlık koltuğuna kendisi oturacaktır. Yönetmenin  bu hamlesi kurnazca bir hamle, çünkü yazdığı senaryoda tek bir açık bırakmayarak Hydra konusunun işin içine kolay kolay dahil edilemeyeceği bir senaryo da hazırlamıştır, Rodriguez’in kızının bacakları yoktur ve Killian muhtemelen ona bu durumu düzeltme sözü de vermiştir. İşte normalde bu filmi Jon Favreau çekmiş olsaydı konu Hydra’ya bağlanıp geçilebilirdi, çünkü bu filmden hemen sonra büyük bir Hydra operasyonu başlamıştır. Kısacası gerçekte John F. Kennedy ölmüştür ancak Başkan Ellis kurtulmuştur. Yeni bir başlangıç umudu…

 ‘’Ev Partisi Protokolü mü efendim?’’

 Evet, film bunları anlatırken altta başka bir hikayeyi daha anlatıyor. Konusu, kendi iblislerimizi nasıl yaratırız? Filmin başında geçen bu söz aslında oldukça derin bir sözdür, çok boyutludur, Tony’nin söylediğinin aksine doğrudan bir alıntı da değildir aslında. İblislerin, cehennemin ne olduğunu farklı farklı yorumlayabiliriz, ki öyle de yapacağız. Okuması da yazması da ayrı ayrı zahmetli ancak filmi daha açık kılabilmek için de gerekli bir yöntem. Filmde bahsi geçen cümleye en yakın cümleyi kuran üç yazar var; Elbert Hubbard, Jean Paul Sartre ve de Oscar Wilde. Elbert Hubbard ülkemizde bilinen bir filozof değil, kendisi ayrıca bir araştırma konusu olan bir kişi çok uzatmamak adına kendisine girmeyeceğim çünkü tartışmanın kendisine herhangi bir katkıda bulunmayacak. Yine de hakkı geçmemesi adına sözünü sizlerle paylaşalım; ‘’İnsan kendi tanrısını da kendi şeytanını da hayalinde yaratır. Tanrısı en iyi halidir, şeytanı ise en kötü halidir.’’ 

İkinci filmin incelemesinde boşuna Jean Paul Sartre isminden bahsetmedik. Çünkü konu üçüncü filmle buraya bağlanacaktı. İlk filmde filmi bitirirken Tony Stark’tan duyduğumuz ‘’Ben Iron Man’im’’ cümlesini varoluşsal açıdan değerlendirmek pek mümkün değildi, çünkü bu bir Iron Man oluştan ziyade zırhın altındaki kişinin kendisi olduğunu açıklamak üzerine kurulmuş bir cümledir. İkinci filmdeyse tekrar aynı cümle karşımıza çıkar mahkeme sahnesinde, bu varoluşsal açıdan incelenebilir bir noktadır çünkü zırhıyla kendini bir bütün olarak görmektedir, yine de S. Kierkegaard için dönüşüm tam manasıyla gerçekleşmemiştir, çünkü aradaki aitlik ilişkisi daha çok Tony’den yanadır. ‘’Benim: Bu sözcüğün anlamı nedir? Bana ait olan değil, benim ait olduğum; tüm varlığımı içeren, ona ait olduğum sürece benim olan. Benim Tanrım bana ait olan Tanrı değil, benim ait olduğum Tanrıdır; aynı şeyi vatanım, evim, işim, özlemim, umudum için söyleyebilirim.’’

Varoluşçuluğun temelinde karar verebilme özgürlüğü ve alınan kararın sorumluluğu vardır. İnsan aldığı tüm kararlardan sorumludur ve aldığı kararlarla da kendini yaratır. Ki aynı zamanda özcülüğe de karşı olup, eşyanın bir özünün varoluşundan önce, insanın ise varoluşunun özünden önce geldiği savunulur. Bu da bizi şu noktaya götürüyor, insan aldığı kararlarla kendini yaratıyorsa, almadığı kararlarla da başka bir varoluştan vazgeçiyor. İşte alacağı bu kararların sorumluluğu ve hayatının amacını sorgulamasıyla da varoluş sıkıntıları-bunalım hali ortaya çıkabilir; eğer insan sadece ölmek için Dünya’ya geldiyse neden yaşıyoruz, eğer bir amaç için geldiyse bu amaç ne? İşte filmde panik atak krizi diye gösterilse de, Tony’nin yaşadığı da benzeri bir sıkıntıdır. The Avengers filminde karşısında gördüğü düşmanın büyüklüğünden dehşete kapılmıştır ve bir önlem alınmazsa da kendisi dahil pek çok kişinin öleceğinin farkındadır. Bu yüzden de sürekli yeni zırhlar üretir, amaç daha iyiye ulaşmaktır aksi takdirde sadece ölmeyi bekleyecektir. Bu noktada Jean Paul Sartre şöyle demektedir; ‘’İnsan kendini seçer dediğimizde herkesin kendisini seçmesi gerektiğini söylemiyoruz, söylemek istediğimiz aynı zamanda kendi için seçim yaptığında aslında aslında tüm insanlık için seçim yapıyor olması… Kendime şekil vererek insanlığa şekil veriyorum’’ ya da yine aynı düşünürün bir benzeri sözü ‘’İnsan yalnızca olmayı amaçladığı şey olduğu zaman varlık kazanacaktır.’’

İşte bu noktada da yine Sartre devreye girer ve ‘’Cehennem başkalarıdır’’ der. Bu sözden kasıt, insanın kendi varoluşunu gerçekleştirirken başkalarına uygun düşecek biçimde bu varoluş esnasında alınan kararlardan ödün vermesi demektir, eğer sizin bir konuda yapmakla yapmamak arasındaki tercihinizi özgür biçimde siz değil de, başkalarının size vereceği tepkiler şekillendiriyorsa ya da aldığınız herhangi bir karar sonrasında yine başkaları tarafından olumsuz tepkiler alıyorsanız ve bunun acısını çekiyorsanız, evet, cehennem başkalarıdır. Bir noktadan sonra özgür karar alamama hissi de bunu size yaşatacaktır zaten. Ayrıca bu cehennemde alacağımız her kararlarla da –bireysel olarak- kendi iblislerimizi de yaratmaz mıyız? Zaten filmin sonunda Tony Stark’ın monoloğu da bize bunu anlatmaz mı?


S. Kierkegaard da nasıl ki ‘’Hayat geriye doğru anlaşılır. Ama burada bir cümleyi unutuyoruz: İleriye doğru yaşanmalı!’’ dediyse biz de bu varoluş hikayesini izlerken geçmişten başlayarak izliyoruz ve ilerisini görüyoruz. Ayrıca alınan kararların sorumluluğu olduğu zaten filmin esas noktası, Tony’nin 1999 gecesinde aldığı kararın sonuçları film boyunca bize gösterilirken ileriye dönük de bilgi sahibi oluyoruz filmin sonunda. En azından iki film boyunca aldığı kararların sorumluluğunu almayan, Iron Man olmasından dolayı kendisine de pek dokundurtmayan, ayrıca Captain America: The First Avenger filmiyle başlayıp The Avengers filmine kadar süren –alacağı her karar önceden belli olan- babasının oğlu profili yerine  karar alabilen bir Tony Stark görebilmek filmi daha başka bir boyutta değerlendirmemizi sağlıyor.

Peki Oscar Wilde ne diyordu? ‘’Hepimiz kendi şeytanımızız ve bu dünyayı cehenneme çeviriyoruz’’ diyerek belki Sartre’dan farklı duran bir çıkarım yapıyordu ama aslına bakarsanız ikisi de kimi noktalarda birbirine paralel düşüncelerin ürünü. İşte zaten yönetmen bu yüzden tam bir alıntı yapmamaktadır, görünen o ki amacı bizi bu iki isme ulaştırmaktır. Çünkü Tony’nin varoluşunu izlerken bir yandan da yine bir edebiyat eserini izliyoruz; Dorian Gray’in Portresi.

Dorian Gray, oldukça iyi ve temiz ruhlu bir gençtir, oldukça da yakışıklıdır. Ayrıca Sybil Vane adlı bir kıza da aşıktır. Kendisine hayran olan arkadaşı Basil bir gün onun resmini çizer ve o sıralarda da Dorian Gray, Lord Henry Wotton ile tanışır. Lord Henry Wotton’un hayatıysa tamamen hazlar üzerine kurulu, Hedonist bir hayattır ve düşünceleri de Dorian Gray’i gitgide etkilemektedir ve de düşünceleri dinledikçe de yaşlanacağını anlamaktadır, yaşlanacak ve güzelliğini yitirecektir. Dorian Gray ise bunu kesinlikle istememektedir ve arkadaşı Basil’in çizdiği portresinin kendisi yerine yaşlanmasını ister, bu dileği gerçekleşir de. Dorian’ın işlediği her günahın karşılığında portresinde kusurlar ve de yaşlanma gerçekleşir, portre çirkinleşir. Dorian ise gençtir ama Sybil kendisi yüzünden intihar etmiştir, hazları gerçekleşmektedir ama mutlu değildir.

İşte filmimizin Dorian Gray’i de Aldrich Killian. Lord Henry Wotton ise Tony Stark. Aldrich Killian filmin başında Dorian gibi yakışıklı değildir belki ama –filmin ima ettiği üzere- ruhu da tam zıttı şekilde temizdir her şeyin başında, ancak Tony Stark’ın haz peşindeki hayatı da onu etkiler, muhtemelen dış görünüşünün de etkisiyle Tony Stark tarafından umursanmaz, kandırılır. Sonraki yıllar malumdur, Tony gözler önünde haz dolu hayatını yaşamaya devam eder Afganistan’a gidene dek. Bu yıllar boyunca da Aldrich de onu görmekte ve örnek almaya devam etmektedir, bize anlatılmasa da böyle olduğu muhakkak. Son haliyle Aldrich de artık kusursuz bir görünüme sahip olmuştur, portresi yani günahlarının ve kusurlarının hatta kötülüğünün çehresi de yanı başındadır; Trevor Slattery. Oscar Wilde’nin güzel bir sözü de bu portrenin motivasyon kaynağı aslında; ‘’Dillerde olmaktan daha kötü şey dillerde olmamaktır’’ ve Trevor da dillerde olmayan, bir köşeye itilmiş bir eski oyuncudur. Kitabımızda intihar eden Sybil ise Maya Hansen’dir, kitapta Dorian’ın onu artık sevmediğini anlayınca intihar eden karakterimiz –ki filmde de intihar etmek üzeredir ama aşkı için değil- filmde Killian tarafından öldürülüyor. Kitabın kötü karakterinin kim olduğu hala tartışıladursun, biz de şunu soralım o zaman; bu filmin kötü karakteri kim?

‘’Temiz Başlangıç Protokolü mü efendim?’’

Bu film kendisinden önceki bütün hataları söküp atan bir film desek yeridir. Filmin başında izlediğimiz ‘’En iyi benim’’ sahnesi ile zaten filmin diğer iki filmden farklı olacağını seziyorsunuz. Fakat yönetmen Shane Black, önceki iki filmin yönetmeni olan Jon Favreau’ya etmediğini bırakmayarak da bunu gösteriyor. İki film boyunca filmlerin kadına bakışını bahsettik, bu filmdeyse işler tamamen değişerek daha güçlü kadın profili görüyoruz. Mesela Pepper Potts bu konuda en talihsiz karakterdi, ancak yönetmen Jon Favreau’ya –Happy karakteri üzerinden- kendi ağzından ‘’Bu kadın senin başına gelen en iyi şey’’ dedirterek, karakterin hakkını verdiriyor. Mesela yine ikinci filmde Natasha Romanoff’un filmde bulunma amacını sorsak, muhtemelen hiçbirimiz sağlıklı bir cevap veremeyiz, çünkü Tony ile küçük flörtleşmesi dışında pek bir aktifliği yok. Hayır, bu filmdeki her kadının Tony’nin gözlerine hitap etmekten öte bir rolü var. Özellikle öne çıkan Maya Hansen ve Pepper Potts karakterinde bunu hissediyoruz, filmin son sahnesinden ayrıca bahsetmeye hiç gerek yok zaten. İşte bu yüzden –iki filmdir hiç yapılmayan- bir şeyi de yapıyor yönetmen, Happy karakterini tacizci-sapık biriymiş gibi gösteriyor, işte tam da yukarda saydığımız şeylerden ötürü yapıyor bunu, ayrıca da zaten Happy karakterini filmin geneli boyunca çok da göz önünde tutmayarak tavrını da sergiliyor.

Bu film bir değişme, bir yeniden başlangıç filmi. Mesela ilk filmde de Tony değiştiğini iddia etse de bu değişim yüzeysel kalmıştır, sadece hazlarından ufak ödünler vermiştir. Mesela bu filmde kendi evinde saldırıya uğradıktan sonra denizin içinden fırlayarak çıktığı sahne ile ilk filmde alevlerin arasından fırlayarak çıktığı sahne neredeyse aynıdır, On Halka Örgütü bu yüzden tekrar filmdedir, ilk filmle değişmeyen şeyleri tam manasıyla değiştirebilmek için. Ki tahmin edersiniz ki ateşin içinden çıkmakla suyun içinden çıkmak zıt şeyleri simgeler. Zaten Tony’nin tüm zırhlarını yok etmesi de, o ana kadar yaptığı şeyleri silmek istemesidir, değiştiğinin en keskin simgesidir.


Aslında bunca konuyu köksap –rhizome- konusuyla birleştirmek gerekir ancak bu Deleuze’ye giriş yapmayı da gerektireceğinden, basit manada dışarıdan bakıldığında birlik ve bütünlüğü olmayan ancak toprak altında birbirleriyle bir ağ kurmuş olan ve bir noktası herhangi bir noktayla ilişkili olabilecek, birbirleriyle etkileşim içindeki ağdır diyebiliriz. Bu yüzden yine filmin başında gördüğümüz Maya Hansen’in bitkisi de, botanik anlamda bir köksap türünü andırdığından –kesin konuşamıyorum çünkü biyoloji bilgimin çok olduğu söylenemez- yönetmen bunu simgelemiş olabilir. Eğer yapmamış olsa bile, yine de film için bir köksap yorumu kesinlikle yapabiliriz.

Böylelikle incelemenin sonuna geldik ve son olarak söylenecek şeyleri de söylemek gerekirse, film aslında içinde ilk iki filmden farklı şeyler anlatsa da kötü iş adamı ve ona bağlı bir ikinci kötü adam ile Tony Stark arasındaki mücadeleyi üçüncü kez görüyoruz yüzeyde. Sinema koltuğuna oturan izleyicinin de ilişkisi genellikle yüzeyle olduğundan bu gerçekten tehlikeli bir yol ancak hikaye özünde katmanlı ve çok yönlü olunca diğer iki filme göre bu filmi izlemek görece daha iyi bir deneyim. Ancak gel gelelim, Shane Black’in bu filmde kazanımlarının birçoğu özellikle Captain America: Civil War filmiyle de silindi, Pepper Potts ile rayına oturttuğu ilişkisi bozuldu, filmde Tony’nin değiştiği kabul edildi ama bunun sonraki filmlere pek olumlu katkısı olmadı, Avengers: Age of Ultron ve Captain America: Civil War filmlerinde bunu gördük en azından. Zaten Hollywood için gayet tehlikeli sularda yüzmüş olan yönetmenin filmi de böylelikle hepimiz için tek filmlik bir deneyim olarak kaldı. 

Yorum Gönder

[disqus]

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget