İnceleme: Spider-Man Into the Spider-Verse

Sevgili Kafe okuyucuları, işbu Spider-Man incelemesi spoiler ile dolu olup, henüz animasyonu izlemeyenler için oldukça tehlikeli içerikler barındırmaktadır.

Şimdilerde internetin her yerinde gördüğünüz gibi burada da Into the Spider-Verse övmek için toplanmış bulunuyoruz. Bu zamana kadar izlediğiniz tüm Spider-Man içeriklerini hatırlayın (Spider-Man 2’yi öncelikle). İşte şu an beyaz perdede gösterim halindeki bu yapım çok büyük ihtimalle ve büyük çoğunluğun da üstünde anlaştığı üzere gelmiş geçmiş en iyi Spider-Man işi ve söylemek gerekir ki bu büyük çoğunluk sadece Spider-Man sevicilerden ibaret değil.

Tabii günümüzde bu ifade biraz anlamsız, çünkü birçoğumuzun çizgi roman dünyasına giriş bileti Spider-Man çizgi filmlerinden ya da Toby üçlemesinden  geliyor. O yüzden yine birçoğumuz için Spider-Man uzun bir süredir sevdiğimiz ve tanıdığımız bir karakter. Animasyon da bunu bize hatırlatarak başlıyor. “Benim adım Peter Parker ve gerisini bildiğinize eminim.” Ancak yine animasyonda da dediği gibi bu, Peter Parker’la alakalı değil. Yani, çoğunlukla Peter Parker’la alakalı değil. Miles Morales dışında başka alternatif evrenlerden Peter Parker karakterleri de hikayemize dahil oluyorlar. Ancak bu karakterlerden önce, karakterlerin hikayemize nasıl dahil olduğunu konuşmamız gerek. Bunun için de teşekkür etmemiz gereken kişi, animasyonumuzun ana kötüsü Wilson Fisk.

Söylemek isterim ki, Fisk’in burada motivasyonu ondan beklediğimizden biraz daha duygusal bir yönde. Netflix’in Daredevil’ını izleyenler de bilecektir, eşi Vanessa ve oğlu Richard’ı kurtarmak için diğer alternatif evrenlere bir kapı açmaya çalışıyor. Bu çalışma oldukça önemli, çünkü hem diğer karakterlerimizi Miles Morales’in Earth-1610 evrenine getiriyor hem de Miles Morales’in Spider-Man olmasına yol açan radyoaktif örümceğe sebep oluyor. Fisk’in, başka bir evrendeki ailesini bu evrene getirme çabasındaki ilk denemesi böylece oldukça önemli iki sonuca yol açıyor. Biri Earth-1610’un sarışın Peter’ının ölümü ve diğeri de az önce söylediğimiz gibi başka evrenlerden birkaç Spider-Man’in bu evrene gelişi. Gerçek bir Peter Parker sevicisi olarak bu ölümün çabucak geçiştirilmemesi de ayrıca bir not olarak beni oldukça mutlu etti ama izlerken de oldukça üzdü. Karmaşık duygular içerisindeyim.

Miles Morales’in evrenine düşmüş olan toplam 5 karakter bulunuyor. İlki, Peter B. Parker, hep izlediğimiz Peter’lara nazaran olgun hayatını yaşamış ve hatta bu sırada Mary Jane ile evlenip, boşanmışlar. Yardımcı karakter olarak böyle bir Peter’ın seçilmesi özellikle hoşuma gitti. Mary Jane ile boşanma sebebinin çocuk istememesi üzerine kurulu olması ve kendi evrenindeki en büyük probleminin bu boşanma üzerinden oluşturulması, animasyon içinde Miles ile oluşturduğu dinamiklerin daha içten ve sıcak hissedilmesine yol açıyor. Ayrıca göbekli ve kostümü altına pantolon giyiyor olması bizler açısından daha yakınlık kurabileceğimiz bir ortam sağladığı gibi aynı zamanda da yine Miles’ın kendi kostüm durumu ile beraber kendi mahallenizde bir kahraman olmaya çalışmanın ne demek olduğunu kendi albenisi sınırlarında anlatıyor. Çünkü hepimizin de bildiği gibi Spider-Man olmak, Peter Parker yaşamında normal insanların yaşadığı zorluklarla karşılaşmaktır. Bunların birbirini etkiliyor olmasıdır, Miles’ın kostüm seçiminde de olduğu gibi.

Bir diğer karakterimiz ise Spider-Gwen, kendisi Earth-65 evreninden gelen Gwen Stacy. Miles’ın “okul arkadaşı” olmakla beraber, hepimizin de anladığı gibi ileride Miles ile alakalı romantik dinamiklerin kurulabileceği bir kanal. Tanıtımı sırasında bateri çaldığının gösterilmesi harika bir detay çünkü kendi çizgi roman evreninde The Mary Janes isimli bir grubun da bateristi. Daha sonra Spider-Man Noir çıkıyor karşımıza. Earth-90214 evreninden gelen karakterimiz silah kullanan bir dedektif ve Nicholas Cage tarafından seslendiriliyor. Anime tarzı çizim tekniğiyle yansıtılan ve benim de oldukça hoşuma giden Earth-14512 evreninden Peni Parker ile birlikte grubun son karakteri de Earth-8311 evreninden Peter Porker yani Spider-Ham. Peni Parker’da olduğu gibi kendisinin de özel bir animasyon tekniği var. Looney Tunes havasını çekiciyle beraber yakalamıştık zaten.

İşte Into the Spider-Verse animasyonunun harikalığı da bununla beraber başlıyor. Animasyonu izlemeye başladığınızda eğer böyle şeylerle aranız varsa FPS düşüklüğü yaşanan birkaç sahneye denk geliyorsunuz, bazılarında ise karakterler arkalarında kendilerinin bulanık bir şeklini bırakıyorlar ve dahası çizgi romandan fırlamışçasına çizilmiş sahnelerle ve konuşma balonları ile karşılaşıyorsunuz. Bu kadar güzel harmanlanmış animasyon teknikleri gördüğümü hatırlamıyorum daha önce. Başka bir açıdan bakmak gerekirse, elinizde bu kadar çok karakter var ve bu kadar çok karakter olması her zaman planlandığı gibi gitmiyor. Animasyonumuz ise bunu da harika bir dengeye oturtarak hiçbir eksiklik ya da fazlalık hissetmememizi sağlıyor. Gerçi ben biraz daha fazla Spider Noir görmeyi isterdim ama bu da yeterli gibi…

Animasyon, içinde o kadar fazla göndermeye ve referansa sahip ki, bir noktadan sonra takip etmek bile oldukça zorlaşıyor. Alternatif evren göndermeleri dışında önceki Spider-Man filmleri ve hatta animasyonlarına yapılan referanslar bile tek başına içinizi neşeyle doldurmaya yetiyor. Hele ikinci after-credits sahnesindeki birbirlerini işaret eden Spider-Manler ile birlikte animasyon 10 üzerinden değerlendireceğimiz bir skalada 10. puanını da alıyor. Alıştığımız Stan Lee cameosu ise bu sefer güldüren değil ağlatan bir sahne oldu. Filmin ana felsefesini oldukça harika bir şekilde yüzümüze bu sahneyle vurmaları ise başka bir artı daha.

Filmin ana felsefesi demişken artık kendisinden ve senaryodan da bahsetmenin zamanı geldi. Kaçamayacağınız klişeler her filmde sizi bulacaktır tabii. Ancak senaryonuz bunu yedirebiliyorsa size ve farkında olmanıza rağmen rahatsızlık duymuyorsanız işte o zaman film gerçekten güzelleşmeye başlıyor. Buna en büyük yardımı da filmin live-action yerine animasyon olması sağlıyor. Özellikle bir Spider-Man senaryosuna, başka evrenlere kapı açmalı bir dinamik eklediğinizde bu durum, live-action bir yapımda büyük ihtimalle sizin canınızı sıkacak bir geri dönüş oluşturacaktır. Son sahnelerde Miles’ın Fisk ile dövüşürken otobüsten otobüse atlıyor olması örneği değinmek istediğim noktayı anlamanızı sağlayacaktır. Tüm bu aksiyonun ortasında hikayenin aslında Miles’ın Spider-Man olması ve dahası Stan Lee ile de birlikte anlatılmaya çalışıldığı gibi herkesin Spider-Man olabileceği düşüncesi filmin ana kirişi olarak karşımıza çıkıyor. Sonuçta hepimizin de kabul edebileceği gibi drama, olmazsa olmaz bir etken. Tüm Spider-Man karakterlerimizin birilerini kaybetmeleri ile birlikte duygusal bir bağ kurmaları da bunun bir başka örneği.

İncelemenin sonuna geldiğimizde tekrardan bize bu harika karakteri sundukları için, bu sene aramızdan ayrılan Steve Ditko ve Stan Lee’ye teşekkür ediyor ve özlemle anıyoruz. İster çizgi romanların manyağı olun, ister sadece filmlerden ve animasyonlardan takip ediyor olun, isterseniz de büyük bir şans eseri ilk defa bir Spider-Man yapımı izlemiş olun, bu animasyondan hayal kırıklığı ile çıktığınızı hiç düşünmüyorum. Buraya animasyonun harika müziklerinden bir tanesini de bırakarak sizlere veda ediyorum. Esen kalın!

Yorumlar