Kaliteli Bir Uyarlama: Cesur Yeni Dünya Dizisi

NBCUniversal’ın yayın hayatına henüz başlayan Peacock dijital kanalı için hazırlanmış olan diziyle ilgili bilgileri ilk aldığımızda en endişe verici şeylerden biri yazar kadrosunun pek de kayda değer işlere imza atmadığını düşündüğüm David Wiener ve Brian Taylor’ı içermesiydi. Bunun yanında başarılı çizgi roman işleriyle 1980’lerden beri DC Comics, Marvel ve Action Comics bünyesinde çalışmış olan Grant Morrison’ınsa ekibe olumlu katkılarının olacağı yönünde bir öngörüye sahiptim. Oyuncu kadrosunda da Joseph Morgan, Alden Ehrenrich, Harry Lloyd, Jessica Brown Findlay gibi umut vaat eden isimler barındıran ve merakla beklenen dizi 15 Temmuz 2020 itibariyle Peacock’ta izleyiciyle buluştu.

Diziyi izlediğimizde de görüyoruz ki ‘’based on the novel’’ ifadesini tam anlamıyla gerçekleştirmiş bir yapım karşımıza çıkıyor çünkü sadece temellerini romandan aldığını söylemek yanlış olmaz. Kitap uyarlamalarında kitaba sadık kalınmasının daha iyi işler çıkarmakta anahtar nokta olduğunu düşünmeme rağmen ‘’Brave New World’’ ün romana ne çok yakın ne de çok uzak durarak doğru bir iş yaptığı kanısındayım.
Bunun en büyük sebepleri romanın bir distopya olması ve yazıldığı dönemin günümüzden yaklaşık 90 yıl öncesine dayanması. 90 yıl önce toplum normlarına işlemiş olan ırkçılık ve cinsiyetçilik, bugün bunları sistemden atabilmek için büyük protestolara sebep oluyor. Romandaki bunlara dair kısımları başarıyla alt ettiğini düşündüğüm yazar kadrosu Mustapha Mond karakterini de Nina Sosanya’ya emanet etmiş. Aynı şekilde 90 yıl önce yazılmış bir distopyanın günümüzün distopik vizyonuna uyması da beklenemez. Aldous Huxley’nin gelecek vizyonunda bilim çok büyük bir yer tutuyordu fakat yarattığı yeni dünyayı kontrol edecek bir yapay zeka hayal etmesi pek olası değildi. Bizimse geleceğe dair bir kurguda hemen baş köşeye oturtacağımız ögelerden biri yapay zekadır.

Dizide de yeni dünyayı kontrol eden yapay zeka olan Indra’yı görüyoruz. İlk bölümlerde kendisine dair pek bir şey öğrenemesek de özellikle son birkaç bölüm Indra’nın karakterine ve dünyadaki yerine dair fikir edinmemizi sağlıyor. Kitaptaki ‘’world controller’’ kavramının da alınarak Indra’nın yapımcıları için kullanılmış olması bu pozisyonun işlevini biraz azaltırken anlamını güçlendiriyor. Bu noktada dizideki en önemli kişilerin de Indra’yı yaratan ve onu diğer insanlarla bağlantı halinde tutan bu bilim insanları yani ‘’world controller’’lar olması ve kitapta önemli bir yer tutan Fordizm’e yer verilmemesi de dikkat çekiyor. Romanın yazıldığı dönemde belli inançlara bağlılık olmadan bir dünya tasvirinin zorlayıcı olmasına karşın bu yeni dünyada inanç, tapınma, minnet duyma gibi ihtiyaçlara yer olmadığını yüzümüze vuran bir değişiklik olarak karşımıza çıkıyor bu da.
Romandan bağımsız bir televizyon yapımı olarak bakıldığında dizinin iyi bir iş çıkardığını söyleyebilirim çünkü Neil Gaiman’ın dediği gibi bize ‘’Peki ya sonra?’’ dedirten bir öykü başarılıdır. Dizi de ilk bölümde bize ucundan tutturduğu düşen epsilon öyküsüyle ve diğer bölümler boyunca karakterlerle bağ kurdurup bize onların öyküsünün devamını sordurarak bunu başarıyor.

İlk bölümde New London’ı ve onun sakinlerini biraz tanıma imkanı buluyoruz ama bu göze hoş gelen herkesin mutlu olduğu dünyada biraz daha vakit geçirme imkanı bulamadan ikinci bölümde belki de sezonun en yüksek tansiyonlu olaylarını yaşıyoruz. Dizinin izlenme kaygısıyla kitaptan daha hızlı bir şekilde aksiyonu devreye sokmuş olması belki olağan kabul edilebilir fakat ilerleyen bölümlerde bu tansiyonun sürekli yükselerek gitmesi daha iyi olacağından ortalara koyduğu Indra’yı ve karakterleri biraz daha tanımamıza olanak sağlayan bir bölümü ikinci bölüm yaparak ve üçüncü bölümden dokuzuncu bölüme kadar hiç düşmeden devam ederek gitmesi daha iyi olabilirdi ama bir yandan da John’un sisteme olabildiğince çabuk dahil edilmesi onun düzendeki etkilerini ve geliştirdiği arkadaşlıkları daha iyi görmemizi sağlamış. Özellikle John ve Bernard arasında önce çok güzel büyüyen sonra ikisinin de arzuları sebebiyle çok yıpratıcı biçimde küçülen dostluk ilişkisini net biçimde izleyebiliyoruz. Birçok şeyin stabil olmasına karşın insan ilişkilerinin hala dramatik yerlere gittiğini görebiliyoruz. Bunu vurgulayan sahneler de müziklerle taçlandırılmış.

Bütün bölümler boyunca müzik kullanımının, seçilen müziklerin çok iyi olduğunu ve belki de bazı yavan sahneleri ilgi çekici hale getirdiğini söyleyebilirim. Aynı zamanda bu müziklerle yapılan ufak göndermeler, dizinin kullandığı ama abartmadığı birkaç metaforun da diziyi bir seviye ileri taşıdığı bir gerçek. Dizinin Westworld ve Matrix gibi diğer yapımlardan ödünç aldığı birkaç şeyden de bahsetmek gerekirse zaten hepsinin aynı kökenden ve fikriden gelen yapımlar olduğunu göz önünde bulundurarak bunun doğal olduğunu düşünüyorum. Genel olarak dizi için kitabın kurgusunda yapılan değişikliklerin çok olumlu katkılar yaptığı ortada ama Huxley’nin yüz yıllık fikirleri, birkaç ekleme, değişiklik ve günümüzün vizyonunun dahil olmasıyla dahi gözümüze oldukça tanıdık geliyor. Yeni ve cesur bir dünyayı değil, bizim toplumumuzun bir tık ilerisini ve geçtiğimiz birçok eşiğin ilerisindeki yolda neler olabileceğini görüyoruz. Bir yapay zeka hepimizi birbirimize bağlamasa da, yapay rahimlerde üretilmesek de kaçınılmaz son buna benzer bir şey olacak. Indra’nın da dediği gibi ‘’Asıl problem insanlar. Koşullar ne kadar mükemmel olursa olsun stabil kalamıyorlar.’’

Herkesin herkese ait olduğu, herkesin mutlu olduğu, sıkı kuralları olan bir kast sisteminde insanların kendi sınıfından memnun olduğu, düşmenin bile normal olmadığı her şeyin yolunda gittiği bir dünyada bile birkaç kişinin stabilitesini koruyamaması ve üzerine beklenmedik bir değişken olan John’un denkleme dahil olması üzerine her şey çözülmez bir noktaya geliyor. Sezonun sonunda, yeni dünyayla birlikte kafamızda oluşan yeni normların birer birer yıkıldığını görüyoruz. Herkesin sosyal toplumda sınıflarına göre görevleri vardı ve kimsenin gülümsemesi solmuyordu. En berbat şeyler yaşandıktan ya da kulağınıza geldikten sonra bir soma alıyordunuz ve her şey eski haline dönüyordu. Tüm bireyler birbirine karşı saygılı davranıyordu ve iyi ya da kötü yoktu, sadece sosyal toplum ve onun iyiliği için gerekli olanlar vardı. John geliyor ve aslında herkesin elinde tuttuğu silahlara kurşun koyuyor, epsilonların memnuniyetsizliğini, alfa ve betaların mutsuzluğunu gün yüzüne çıkarıyor. Mutsuzluk ve düzensizlik her zaman var ama maskelenmesini sağlayan düzenin yıkılması için ilk domino taşına dokunuyor. John iyi mi kötü mü bilemiyoruz, ya da Bernard. Sezonun sonunda bütün karakterler gri. Bu da bize yine ‘’Peki ya sonra?’’ dedirtiyor. İkinci sezonda neler olacağını merakla bekliyoruz. Ama şunu biliyoruz ki ‘’Tek gerçek entropi. Madde form değiştirir ,sistemler çürür, toplumlar çöker ve insanlar ölür.’’

Yazan: Elif Çetin

Yorumlar