1 Oyuncu, 4 Film: Mads Mikkelsen

The Hunt – 2012

Lucas, öğrencileriyle son derece ilgili bir anaokulu öğretmenidir. Hem yakın arkadaşının kızı hem de öğrencisi olan Klara’nın kendisi hakkında uydurduğu bir yalan yüzünden tüm hayatı altüst olan Lucas, çok geç olmadan masumiyetini kanıtlamak zorundadır.

The Hunt, hem Mads’in filmografisindeki en sarsıcı film hem de günümüz sinemasının en çarpıcı örneklerinden biri. Görsellik açısından son derece yalın ve mütevazı olan film, gücünü senaryosundan alıyor. Asla taviz verilemeyecek ve hassas bir konu üzerinden gerçekçi insan manzaraları sunuyor. Suçsuz olduğunu bildiğimiz bir insanın dışlanmasını izlerken üzülüyoruz, geriliyoruz ve sinirlerimiz bozuluyor. Ama sonunda, cevabını vermekte çok zorlanacağımız bir soruyla başbaşa kalıyoruz. “O insanların yerinde ben olsaydım ne yapardım?” Filmin en can alıcı noktası, seyirciye bu soruyu düşündürtmesi belki de. Çünkü herkes hemfikir olacaktır ki; filmdeki karakterlerin yaptığından daha beterini yapardık.

Filmin bu denli etkileyici olmasının en büyük sebeplerinden biri de, elbette ki Mads’in harika performansı. Affedilmez bir suçla itham edilen ve büyük baskı alında olan Lucas karakteriyle, seyirci olarak, sadece gerçekleri bildiğimiz için değil, Mads’in insanın içine işleyen oyunculuğu sayesinde kolayca empati kurabiliyoruz. Lucas’ın başından geçenleri izlemek bir yerden sonra işkence haline geliyor çünkü içi sıkılıyor insanın, boğazı düğümleniyor. Lucas, yerinde olmak isteyeceği son insan oluyor seyircinin. Hele ki hafızalara kazınan kilise sahnesine gelindiğinde ağlamamak işten bile değil.

The Hunt, izledikten sonra değil günler ve haftalar, aylar ve yıllar sonra bile aklınızdan çıkmayacak bir film. Şimdiden uyarayım, bu ne bir korku filmi, ne de bir gerilim filmi ama her saniyesini dehşet içinde izleyeceksiniz, mideniz ağrıyacak. Masumiyet ve gerçeklik kavramlarının toplum üzerindeki etkilerini, insanların hangi konularda, ne kadar ileri gidebileceklerini göreceksiniz. Fakat en önemlisi, kendinizi devamlı sorgulayacaksınız. Bu yüzden The Hunt’ın, Mads’in kariyerindeki en başarılı işlerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Valhalla Rising – 2009

Milattan sonra 1000 yıllarında, doğaüstü güçlere sahip dilsiz bir Pagan savaşçı olan Tek Göz, İskandinav bir şef tarafından esir tutularak köle bir savaşçı olmaya zorlanır. Bir köle olan küçük Are’nin yardımıyla Tek Göz, onu esir alan kişiyi öldürür ve ikili birlikte kaçarak karanlığın kalbine doğru bir yolculuğa çıkar. Tek Göz ve Are yolculukları sırasında, kutsal topraklara ulaşmak isteyen Hristiyanlar’ın gemisine binerler ancak gemi kısa süre sonra, ancak mürettebat bilinmeyen bir diyara vardığında dağılan, sonsuz bir sis tarafından yutulur. Vardıkları bu yeni dünya sırlarını açığa çıkarırken, mürettebat korkunç kaderleriyle yüzleşirken Tek Göz, gerçek benliğini keşfeder.

Valhalla Rising, listedeki diğer tüm filmlerden çok daha sıra dışı. Gerek ses, gerek renk kullanımıyla çok ayrı bir çizgide olan filmin ilginç özellikleri bunlardan ibaret değil. Diyaloglar az ve senaryo keskin bir çizgide ilerlemiyor. Haliyle bu durum, filmi herkese hitap etmekten uzaklaştırıyor. Fakat filmin kötü olduğunu söylersem yanılmış olurum. Tam aksine, Valhalla Rising bir görsel şölen. Her karesi nefes kesici bir manzara. Sinematografik olarak da kusursuz bir yapım. Yönetmeni Nicolas Winding Refn, tam kendine yakışan tarzda bir film çekmiş.

Mads bu filmde son derece gizemli bir savaşçıyı canlandırmakla kalmıyor, aynı zamanda dilsiz bir karaktere de hayat veriyor. Oyunculuğun önemli unsurlarından biri olan diyalogların eksik olduğu bir karakterde oyuncunun hareketleri doğal olarak ön plana çıkıyor. Mads bu karakterin altından başarıyla kalkmış. Hem saldırgan hem de yeri geldiğinde koruyucu biri olan bu ruhani savaşçı, bize hikayesini sözlü olarak anlatamasa da hareketleriyle fazlasıyla etkiliyor. Valhalla Rising, ruhani yönden fazlasıyla güçlü. Bu unsur, kutsal topraklara varma umuduyla kendilerini adeta cehennemde bulan inançlılar ile bu cehennemden çıktığı düşünülen Tek Göz karakterleri üzerinden sunuluyor. Bununla birlikte vahşi ve insanı yer yer ürkütebilen bir film.

Arctic – 2018

Bir uçak kazasının ardından Kuzey Kutbu’nda mahsur kalan bir adam, tek başına hayatta kalmak için savaşır. Bir helikopter gördüğünde kurtulma şansına kavuştuğunu düşünür ama helikopter de düşer ve yaralı bir kadını enkazdan kurtarır. Uzun bir süre sonra, kurtuluşu bulma umuduyla ölümle karşılaşma pahasına, yaralı kadını da yanına alarak zorlu bir yolculuğa çıkmaya karar verir.

Arctic, klişe denebilecek bir hikayeyi konu alıyor ve klasik bir hayatta kalma filmi gibi görüyor olsa da bundan daha fazlası. Öncelikle, yönetmeni bir youtuber. Kariyerine çektiği youtube videoları ile başlayıp Mads Mikkelsen’ın oynadığı ve Cannes Film Festivali’nde gösterilen bir yapıma imza atmak herkesin yapabileceği sıradan bir iş değil. Hele film çekimlerinin İzlanda’nın zorlu koşullarında gerçekleştiği göz önüne alındığında Arctic, genç yönetmen için bir başarı hikayesi. Bunun yanında film, görmeye alıştığımız bir konuyu işlese de
seyirciyi heyecanlandırmayı başarıyor ve ekrana kilitliyor. Yer yer nefesinizi tutarak izleyeceğiniz sahneler de mevcut.

Bu filmde Mads’e çok iş düşüyor çünkü filmin neredeyse tamamında baygın olan yardımcı oyuncu dışında başka bir oyuncu yok. Filmin tek yıldızı Mads anlayacağınız. Mads’i soğukla savaşıp ayılarla boğuşup hayatta kalmaya çalışırken izlemek de bir hayli heyecanlı. Filmi diğer hayatta kalma filmlerinden öne çıkaran en büyük etmen kesinlikle Mads’in oyunculuğu. Sırf Mads için bile izlemeye değer yani!

Arctic, listedeki diğer filmlerin yanında biraz daha basit kalıyor gibi görünse de son derece kaliteli bir yapım. Filmin diğer bir önemli özelliği ise; ana karakterin bu gibi durumlar için eğitimli olması ve hayatta kalma savaşında her şeyi doğru yapmasına rağmen doğanın asla ondan taraf olmayıp tüm acımasızlığını hissettirmesi. Bu durum, filmi çok daha gerçekçi kılıp daha heyecanlı yapıyor, insanın doğa karşısındaki güçsüzlüğünü ortaya koyuyor.

A Royal Affair – 2012

1767’de Danimarka’nın çılgın Kralı VII. Christian ile evlenen İngiliz Prensesi Caroline’in hayatı, bu baskıcı ülkede izole edici bir sefalete dönüşür. Bu sırada Christian, Aydınlanma’nın idealist bir adamı olan Alman Dr.Johann Struensee ile arkadaş olur. Kralı etkileyebilecek tek kişi olan Doktor Struensee, Danimarka’nın aydınlanma reformlarını Christian aracılığıyla ilerletmeye başlar. Fakat bu sırada, Prenses Caroline ve Doktor Struensee birbirlerine aşık olurlar. Bununla birlikte, gizli ilişkileri, muhafazakar düşmanlarının tehdidinde bulunan bir çatışmada kendi lehlerine kullandıkları trajik bir hatayla ortaya çıkar.

A Royal Affair hak ettiği değeri görememiş bir dönem filmi. Sadece klasik bir aşk hikayesi ve sıkıcı bir tarih filmi olmaktan fazlasını başarmış; kalitesi ve güçlü kadrosuna rağmen geri planda kalmış bir yapım. Danimarka tarihi için önemli bir dönemi, o dönemde etkili ve önemli yerleri olan iki gizli aşık üzerinden anlatan film, her yönüyle tatmin edici. Bir dönem filminden bekleyeceğiniz her şeyi karşılıyor.

Mads’i bilgili ve vizyoner bir doktor rolünde görmek kimseyi şaşırtmayacak olsa da onu bir aşık rolünde görmek alışık olduğumuz bir durum değil. Hannibal dizisinde Will Graham’e olan aşkını saymazsak tabi… Bu filmden sonra Mads’i bu tarz bir rolde daha çok görmek ister oldum açıkçası, ona fazlasıyla yakışmış. Prenses Caroline karakteriyle Mads’e eşik eden oyuncu ise, kariyerindeki ilk büyük filmlerden birinde rol alan Alicia Vikander. İkili güzel bir uyum yakalayarak sadece trajik bir aşk hikayesi değil aynı zamanda ciddi bir devrimi anlatıyor seyirciye.

 

Yazan: Selin Kurtulmuş (@Selin_Kurtulmus)

Yorumlar